Haydarpaşa Garı’nın Merdivenleri[1]
![]() |
| Haydarpaşa Tren Garı |
Bir merdiven… Öyle bir merdiven ki bu, İstanbul’u temaşa eden bir nazar köşesi. Son pencere belki, izleyen yalancı cenneti. Şarkta doğan güneşi ilk gören, İstanbul’un en nazik, en hisli hikayelerinin ilhamı. Bu ilhamın adı Haydarpaşa Garı…
“Bu şehr-i Stanbul ki
bî-misl ü bahâdır / Bir sengine yek-pâre Acem mülkü fedâdır.” sözleriyle
payitahtı öven Nedim’e, sözlerimizin mukaddimesinde zikrettiğimiz
merdivenlerden bakmak nasip olmamıştır. Bir sengine, bir taşına koca İran’ı
feda eyleyen şair Nedim, acaba bizim zikrettiğimiz “yalancı cenneti gören köşe”
sıfatıyla izaha kalkıştığımız bu merdivenlerden İstanbul’u görseydi, kim bilir
daha neler şakıyacaktı? “Şairidir bu, mübalağa edenlerdendir.” diye
düşünebilirsiniz. Amma mevzu bahsimiz olan bu merdivenleri gören, ömrü
hayatında buraya gelip para, mal ve mülk da
vası olmayanların huzura kavuştuğu
bir köşe, yalancı cennetten bir katre, bu merdivenler. “Ne çok söylendin, haddi aştın, haydi çıkar şu ağzındaki baklayı da sen de
rahat et biz de.” der gibisiniz. Hitabımız genç arkadaşlara olunca, sözü
mübalağa ile süslemeye cesaret ediyoruz ve hislenerek, yakınarak sözlerin
içerisinde debeleniyoruz. Sıkıntımız var. Şehr-i İstanbul’u emsalsiz bir
manzara ile gören bu merdivenlerin uzunca zamandır kademden noksan, insansız
kaldığını, insafsızca şehre, şehrin insanına yasaklandığını hatırlayınca efkarlanıyor
ve üzülüyoruz. Hem maziyi hatırlıyor hem de atiyi hesap ederek endişe ile
merdivenlerin hikayesini başlıyoruz yazmaya.
Mesireden Merdivenlere
Merdivenlerimizin hikayesi çok önceye dayanıyor ve bir mesire arazisinden bahis açıyor tarih kitapları. Vakti zamanında devlet namına kuru bir tepe üzerine inşa edilen askeri bir kışlanın bânisi olan Haydar ismiyle maruf bir paşanın adı ile anıla gelmiş, bu mesire arazisi. Yıllar geçip gitmiş. Takvimde ismi yazılı günler dallardan düşen sararmış yapraklar gibi yitip bitmiş ve gün gelmiş Sultan II. Abdülhamid’in buyruğuyla devasa bir şimendifer istasyonu bu mesire arazisinin kıyısına, denizin üzerine kondurulmaya karar verilmiş.
Buyruğun sahibine, bahsimize konu olan bu istasyon binasının açılışı nasip olmamış amma vefalı gönüller, mukaddes beldelere her ziyarette, her trene bindiklerinde onun ruhuna bir Fatiha üç İhlas-ı şerife deyüp hediye eylemiş. Takvimler 4 Kasım 1909 gününü gösterdiğinde fırtınalı bir havada “Haydarpaşa Şimendifer Garı”nın resmi küşadı tertip edilmiş. Şehrin üstüne çöken kara bulutların gölgesi altında açılışı yapılmış, bu görkemli binanın. İşte, kıymetli kârî, bizim şu hikayesini anlatmaya başladığımız merdivenlerin mazisi böyle. Asıl hikâye bundan sonrası…
Merdivenlerin Şahit Oldukları
Resimli gazetelere manşet olan, Arabî harflerle, heyecanla açılışı ilan edilen Haydarpaşa Garı sahip olduğu estetik ve mimari ile insana tesir eden bir ruhla, şarktan gelen yolculara merhaba derdi.
Uzun ve yorucu bir seyahatin neticesinde vagondan inilen mermer zemin ve bu mermer zeminden işitilen ayak sesleri, sizi denize davet eder. Arada bu sesi muntazam surette kesen martılar ve çok daha ötelerden duyulan vapur düdüklerinin derin uğultusu, görmediğiniz ancak huşu ile size merhaba diyen İstanbul müezzinlerinin sala sesleri birbirine karışmaktadır. İşte şimdi, tam zamanıdır. Yavaşça, acele etmeden, sakin bir adımla gar binasının içinden geçen süslü koridorların ardından yürümeye başlar, yolcu. Aklında bineceği vapurun hangisi olacağı, hangi vapurla nereye gideceği gibi esasında mekâna abesle iştigal düşüncelerin bir anda kaybolacağı nokta, yani o merdivenler, tüm güzelliği ile yolcusunu beklemektedir. Ona sunacağı manzaranın heyecanını taşıyan merdivenlerin şehrengizlerle, debdebe ve şatafatla sarf edecek nice kelimesi, cümlesi vardır. Yolcu, şimdi merdivenlerdedir. Temaşa halinde zihnindeki abes düşüncelerden bir anda sıyrılmaktadır. Yolculuğunun yeni bittiğini düşünse de artık yepyeni bir yolculuğa çıkmıştır. Karşısında şehirlerin sultanı, İstanbul vardır.
Merdivenlerin İmtihanı
Bir eylül günü idi. 1917 senesinin karanlık ve ıstırap dolu bu günlerinde, Haydarpaşa Garı’nın merdivenleri, ihtiramla yolcularını karşıladığı mermer zemininde evvela bir sıcaklık ardından cehennemden mamul bir infilak sesi ile dehşete düştü. Sadece merdivenler mi? O muhteşem manzarayı ebedi bir sevapla hak etmiş gar binasının deniz cephesi sanki korkudan elleriyle yüzünü kapatmıştı. Tüm pencerelerden paramparça olan camlar savrulurken akıllarda tek bir soru vardı? Uzun bacaklı İngiliz burada mıydı?
Bitmemişti. Harbin, insanları demir bir çember içerisinde heba ettiği o günler henüz sona ermemişti. Demirden kanatlarıyla merdivenlerin tepesinde akbaba sürüleri gibi dolaşan İngiliz uçakları, yağlıboya bir tablonun üstüne günahkarca düşen zalimane bir siyah ve bir koyu kırmızı damlaydı. Bu damlaların lekesi hiç çıkmayacaktı.
Gelenleri iftiharla karşılayan, gidenleri Allah’a ısmarlayan merdivenler; rayların uzadığı coğrafyanın bir bıçak gibi kesildiği günleri unutamayacaktı. Evvela giden yolcuların dönüşlerinde yüzlerinde gördüğü derin gölgeleri, Devlet-i Âlîye’nin akıbetini gördükçe içi ürperiyor, korkuyordu. Bu korku yerini, nihayet Boğaziçi’nin, payitahtın işgali ile derin bir çığlığa, bir ümitsizliğe bırakmıştı. Artık hiç kimse yalancı cennetin son köşesinde vakit geçirmiyor, temaşaya vakti yokmuşçasına alelacele hareket ediyordu.
Merdivenlerin Akıbeti
Merdivenler… “Akıbetimiz ne olacak?” sorusuna verecek bir cevabı olmadığı gibi tesbih tanelerinin iplerinden birer birer savruluşuna da sahne oldu. O neşe ile uğurlanan yolcular, besmele ile ayak basılan mukaddes topraklar artık çok uzaklardaydı. “Aramıza hudutlar kondu, yeşil kubbenin güvercinleri İstanbul’un kokusuna, bizler de gül kokusuna hasret kaldık.” derdi, merdivenler. Şimdi hesaplar tamam mı oldu? Bitti mi o, ihtişamlı günler? Koskoca Âlî Osman’ın bakiyesi şimdi nerededir? Balkanlardan çöllere uzanan o muhteşem medeniyetin insanları şimdi ne haldedir?
Merdivenler; hüzünlü, yaslı… Derken şarktan, Kızıltoprak virajlarından dönen kara tren, acı bir çığlıkla Anadolu’nun bağrından kopup gelen bir heyula halinde insan yığınlarını amansızca mermer zemine savurup gidiyordu. Sanki bir yarış vardı. İstanbul’a, kadim şehrimizin Arnavut kaldırımlı sokaklarına, garibanlıkla hemhal olmuş, eskiyi ruhuna nakşetmiş apartman duvarlarının arasına bir yarış vardı. Bu mekanları mesken tutacak insanlar, şimdi merdivenlerdedir. Taşralı simalar, manasız gözlerle etrafa bakmakta ve şu soruyu çekinerek sormaktadır: Burası neresidir? Burası, ruhu paramparça olmuş, Şair Nedim’in kıyamadığı lakin bizim acımadan, hissizce yok ettiğimiz, her yok oluşunda yeniden ana rahminden doğan bir bebek gibi yeniden mana bulan kadim şehrimiz, İstanbul’dur.
Şimdi merdivenler düşünmektedir. Şehrin akıbeti böyledir. Peki, bizim akıbetimiz nereyedir? Bu gidiş, nereyedir? Bu sualler de satırların sahibinin endişesidir. Sadece satırların sahibinin mi?
Kıymetli Genç Arkadaşım, gönlümüzle yazmaya çalıştığımız bu satırlarda Haydarpaşa’nın hatıraları saklıdır. Hüzün kokulu bu satırların vardığı durak, ne acı ki Haydarpaşa Garı değildir. 4 Kasım 1909’daki resmi açılış vesilesi ile bizdeki Haydarpaşa’yı, o muhteşem manzaranın mihmandarı, bahsimizin sahibi o merdivenler üzerinden sizlere anlatmaya gayret ettik. Haydarpaşa’nın manası, bir tarihi yapıdan, şehri gören emsalsiz manzarasından ibaret değildir. O, bizim için yeşil kubbeye giden mukaddes yolculuğun başlangıç noktasıdır. O, çöken bir imparatorluğun geride birbirinden habersiz kalan müslim, gayr-i müslim tebaanın hikayesidir. O, unutulmuş ve hesabı kapatılmış bir şehrin ve o şehrin içine yeni hayallerle, bir çarık ve bir tahta bavulla koşan taşralının hikayesidir.
Eskiye, “Eskidir bu, vakti tamam olmuştur, bitmiştir.” demeyenlere, eskilerin hatıralarını kendi hatırası gibi muhafaza edenlere, bu hislerle hislenenlere selam olsun… Selam olsun kadim medeniyetimizin timsali olan Haydarpaşa Garı gibi muhteşem eserlere…
[1] Bu yazı, Kasım 2025’te Genç Motto dergisinin Motto Tarih kısmı için Ömer Faruk Salar tarafından kaleme alınmıştır. Ömer Faruk Salar, kalemi mürekkebe değmişlerden el almış davaya sahip çıkmaya gayret eden bir Türkçe öğretmenidir.
