22 Ocak 1517 – Zamanın
İskender’i ve Ridaniye Zaferi[1]
Şu satırlarda niyet
ettiğimiz Sultan Selim Han’ın Ridaniye Zaferi’ni yâd etmek olsa da yazımızın
esas maksadı, bu ulu padişahın adımlarını takip etmektir, Selim Han’ın
gayretinin esrarını tasavvur etmektir; Ey Genç Arkadaş! Cüretkâr şu yazımızdan
evvel, edelim dua ecdada, bir Fatiha ile üç İhlas-ı şerif, onların pak-i
ruhlarına…
8 senelik hükmü ile
niceliği pek de uzun sayılmayan lakin niteliği ile Türk & İslam tarihinin
şecaat dolu mısralarını kaleme alan bir ulu padişahtır, Sultan I. Selim.
1520’de Hristiyan Avrupa neşriyatında zalim ve kan dökücü sıfatları
ile zikredilen bu başbuğ hükümdar esasında ümmet-i İslam nezdinde büyük bir
saygı ve hayranlıkla yâd edilmiş ve nevi şahsına münhasır bir kelamla yavuz ismiyle
hatırlanmıştır. O, yeni bir vazifenin memuru olarak ortaya atıldığını evvela
tüm İslam memleketlerine ilan etmiş; kendisinden sonra gelecek kişilere hedef
tayin etmiştir. Bu hedef, hiç şüphe yok ki kızıl elmadır. Kızıl elma; Türk
& İslam tarihinin nihai gayesidir, Selim Han da bu uğurda evvela nefsi
karşısında silahına sarılmış bir mücahittir.
Din-perver ve Dünya
Fatihi methi ile İdris-i Bitlisî Hazretlerinin övgüsüne
mazhar olan Selim Han’ı asrımızın düşünce kalıplarıyla anlamaya çalışmak nafile
bir çaba olacaktır. Asırları aşacak bir fikir teatisi ile onu anlamaya gayret
etmek lazımdır. Yeri geldiğinde sertçe ama adilce kılıcını kuşanan bu mert
İslam askerinin gönüllerdeki yerini yıkmaya çok defa teşebbüs etmişlerse de o
gönül tahtında muhkem noktada varlığını devam ettirecektir, buna şüphe yoktur.
Fakat onun sevgisini sisli rivayetlerle,
sadece menkıbelerle anlatmaya kalkışmak en hafif tabiri ile merde
ihanettir, onun hatırasına hakarettir. Biz, bu üsluptan imtina ediyoruz ve
ecdadımızı hakikatleriyle anlatmaya gayret ediyoruz.
Kıymetli Okuyucu; bazı
kimseler, Yavuz’u metheden bu evvelki satırları okuduklarında “Lakin o, şark
ile savaştı, İslam kanı döktü!” itirazını getirebilirler. Maksadımız, bu
yüce padişahı müdafaa etmek olmasa da birkaç cümle ile iktifa edebiliriz: Sultan
Selim Han, tevhid-i İslam davası için silahına sarılmış bir hükümdardır. O,
mukaddes beldeleri müdafaaya takati kalmayan bir yığını, sürüsüne katmış hakiki
bir askerdir. Yavuz Sultan Selim Han’ın fiillerini işte bu çerçeve içerisinde
okumak lazım gelir.
Tarih ilmine uzaktan
yakından alaka gösteren herkes gibi hem o dönemde hem de günümüzde insanı
rahatsız edecek bir başka husus var ki o da kardeş katli meselesidir. Bu
meselede de tarihe geçen isimlerin -ki bu isimlerden biri de Yavuz Sultan
Selim’dir- baldıran zehrini içerek hareket ettiklerini unutmamalı, büyüyecek
koca bir çınar ağacının arsız dallarının budanmasını ihanet ve kötülükle şerh
etmeye kalkışmamalıdır. Bu bahisler tarihimizin acı dolu satırlarını yazsa da
payına bu işlerde hükümran olma vasfı düşenlerin akıbetini, elbette Yüce Allah sonsuz
ilmi ve adaletiyle belirleyecektir.
![]() |
| Elinde gürzü ile Yavuz Sultan Selim Han |
Amasya’da 1470 senesinde
doğdu, Selim Şah. Dedesi Sultan Fatih’in dizlerinde, onun ilminden ve
sohbetinden feyz aldı, genç yaşında Trabzon’a vali olarak vazifelendirildi. 25
sene bu şehrin sinesinde saklı olan fırtınalı ruhu içine çekti. 25 sene bu
şehri idare etti, lakin gün geldi, bu 25 senelik uzun vazifenin ardından cihan
devletinin tahtı ona ram oldu. Bu 25 sene her ne kadar saltanat müddeti olan 8 yıla
kıyasla fazla gözükse de saltanat yıllarında elde ettiği zaferlerin sırrını
işte bu 25 senelik zaman zarfında tecrübe etti. Bu tecrübenin içerisinde
Anadolu’yu ele geçirme arzusu taşıyan Safevi niyetlerini de iyi belledi,
düşmanlık edenleri defterine not etti. Mahdumu olduğu Bayezid Han’dan aldığı
fermanla 1512 senesinin Mart ayında İstanbul’da serdar-ı ekrem (başkumandan) olduktan
hemen sonra Nisan ayında dokuzuncu Osmanlı padişahı olarak tahta çıktı. Yeniçerilerin dillerinde, başbuğ
nağmeleriyle methedildi, sevilen bir padişah oldu. Evvelden sarf ettiğimiz şu
cümlenin manasında saklı olanı tekrar edelim: Çınarın arsız dallarını budama
işini baldıran zehri içerek gerçekleştiren Sultan Selim, ağabeyi Ahmed Han’ı ve
kardeşi Korkut’u ortadan kaldırdı. Artık rakipsizdi çünkü saltanat ortak kabul
etmezdi. İlk iş olarak defterine kaydettiği Safevilerin defterini dürmek üzere
harekete geçti. Şah İsmail’in üzerine yürüdü. Ağustos 1514’te, Çaldıran’da
parlak bir zafer kazandı.
Sultan Selim’in
Çaldıran’daki zaferinin ardından gelen 2 sene, bazı devlet adamlarının
akıbetlerinin belirlendiği yıllar oldu. İsyana meyledip sefer müddetinde
serserilik yapanlara, yeniçeri
aslanlarını padişaha karşı kışkırtanlara acımadı. Tefrikaya müsaade etmedi ve
işte bu tedbir, ona tahtta hakiki bir kuvvet ve iktidar getirdi. Asrın
ihtiyaçlarına göre hareket etmesi ve siyasetteki mahareti ona 1516’dan sonra
elde edeceği diğer zaferlerin kapısını araladı.
![]() |
| Yeniçeriler, askeri olarak ne kadar mahirse de siyasete bulaşmış nice idarecisi tarihe geçmiş; acı olayların kapısını açmışlardır. |
Memluk ve Safevi Siyaseti
Selim Han’ın doğuya karşı
olan hassasiyeti boşuna değildi. Safeviler, Çaldıran’da kırılmış olsa da hala
ayakta ve kuvvetleri pekti. Memluk Sultanlığı ise Safevi tehdidine karşı birlik
mektuplarını cevapsız bırakmıştı. Dahası Hicaz’ın emniyetini sağlayamayan Kölemenler,
Portekizli korsanların Kızıldeniz’deki tehditlerini savuşturacak imkân ve
kabiliyetten dahi yoksundu. Memluk sultanı, yaşını başını almış pir-i fâni
Kansu Gavri bu vaziyette bile kılıcını bâtıla değil, Sultan Selim Han’a
doğrulttu. 18 Mayıs 1516 tarihinde 20
bin kişilik Memluk ordusu Osmanlı hududuna doğru Kahire’den harekete geçti.
Vaziyeti tedbirle ele alan Selim Han da Haziran başında İstanbul’dan “Destiye
kurşun atar, keçeye kılıç çalar, Kızıl Elma'ya dek gideriz!” nidalarıyla,
yeniçeri serdengeçtilerin önünde sefere çıktı. Bu iki kuvvetin Halep kırsalında
karşılaşacağı gün, şarkın akıbeti belli olacaktı.
![]() |
| Sultan Selim Han'ın tuğrası |
Kansu Gavri’ye Mektup
Recep ayının ortalarına
denk düşen bir tarihte (10 veyahut 20 Ağustos) Sultan Selim, Kansu Gavri’ye
sert bir mektup gönderdi. Yavuz’un satırları şöyleydi: “Cemʿ olunup asker
taʿbiyesiyle ensârınız mütenebbih olduğu hâlde, zahm-ı tîr ü teberden ser
tutunamaz iken, bu hâl dahi tarafınıza sehl ve âsân görünür ise, şîme-i gayret
var ise, hiç vech ile kusur etmeyüp, murad buyurduğunuz üslûb üzere ve maksûd
edindiğiniz mevziʿ taʿyîn olunarak gelüp, asâkir-i nusret-meʿâsîrime mukâbil
olasız.” Ecdadın üslubundaki rikkat günümüz Türkçesine şöyle intikal
ediyordu: “Eğer ordunu toplayıp askerlerini hazırlarsan; ok ve balta
yaralarıyla başını kaldıramaz hâle gelmiş neferlerine rağmen bunu yine de
kendin için kolay görürsen, gayret şiarını kuşan ve hiçbir eksik bırakma.” Bu
tehdidin dilinde saklı olan bir ima var ki Yavuz’un hayat gayretinin esrarını
şerh ediyor. Hitabetin kaba bir buyrukla değil, ilahi bir nusretle kuşanılmış
mutlak bir özgüvenle ifadesi, Devlet-i Osmaniye’nin meşruiyetini ortaya
koymaktadır. Bu mektup ayrıca savaşın henüz başlamadan “kazanılmış” kabul
edildiğini de dile getirmektedir.
![]() |
| Yeniçeriler, hücuma geçmeden evvel tüfek atışları ile düşmanı kahrediyor. |
Dabık Ovası’nda Hasımlar
Tamamı süvari
kuvvetlerinden oluşan ve sayısı 70 bine ulaşan Memluk ordusu devrin teknolojik kabiliyetlerinden
mahrum, kesici ve delici silahlardan mücehhez olsa da Osmanlı kuvvetleri 40 bin
kişi ile ateşli silahlarla teçhiz edilmiş, tüfekli yeniçeri kıtaları ile harbe
hazırdı. 24 Ağustos’ta başlayan harbin ilerleyen safhalarında Sultan Selim
kıtalara elinde kılıcı olduğu halde şöyle haykırıyordu: “…Gayret ve hamiyet
günüdür. Hiç kimse ecelsiz olmaz ve eceli gelen kaçmak ile kurtulmaz. Derece-i
şehadet müyesser ola, ahirette saadet bizim. Allah’ın yardımı ile düşmanımızı
kahrederiz…”
Merkezdeki Osmanlı
kuvvetlerinin gayretleri, yeniçerilerin şiddetli tüfek atışları ve ayrıca Türk
topçusunun yeri göğü inleten salvolarıyla neye uğradığını şaşırdı, Memluk
süvarileri. Önce saf düzeni parçalanan kölemenler ardından taarruza kalkan Osmanlı
birliklerinin ateşi karşısında bozguna uğradılar. Memluk ordusunun miadını
doldurmuş Orta Çağ usulleriyle harpte muvaffak olması pek de mümkün değildi.
Çünkü Osmanlılar ateşli silahları maharetle kullanmakla birlikte bu teknolojik
imkanları sadece müdafaa maksadı ile değil taarruza niyet ettiklerinde de
ustaca ve düşmanı kahredercesine kullanmaktaydılar. Öyle ki bu usul asrının en
kuvvetli ordusunun bir resmi idi. Dalgalanan sancakların altında ağzından ateş
kusan prangı ve şakalos ismindeki hafif toplarıyla Osmanlılar, mağlup edilmesi imkânsız
bir çift başlı kartal gibi harp meydanında zafere ulaşıyordu.
Halep’te, Mercidabık
ismiyle maruf zaferi elde eden Sultan Selim’in hasmı Kansu Gavri atından düştü
ve öldü. Memluk ordusu dağıldı, hayatta kalanlar Kahire’ye kaçtı. Osmanlılar,
mukaddes beldelerin bahçesine, Hicaz’ın ön kapısında artık hükümran idi. Şimdi
sıra bu kapıdan içeriye edeple girip hadim olma vaktiydi.
![]() |
| Yeniçeriler, devrin en teknik ve mahir askeri birlikleriydi. |
Ridaniye Meydan
Muharebesi
Halep’te Osmanlı
kılıcından arta kalan kölemen ordusu son bir inatla Kahire önlerinde Selim
Han’ın ordusunu durdurmak istedi. Lakin çabaları nafileydi, asrın ihtiyaçlarına
cevap vermeyen silahlarıyla çölün ortasında mezarlarına yürüdüler. Arkalarında
şecaat dolu satırlar yazan, deşti Kıpçak’tan Mısır’a sultan olan Memlükler
artık tarihin silinen kısmında, mağlup tarafta idiler.
Abbasi Halifesi III.
Mütevekkil, donanma-i hümayunla payitahta gönderildi. Hürmet ve tazim ile
İstanbul’da ağırlanan son Abbasi Halifesi, mukaddes emanetleri Sultan Selim
Han’a teslim etti. Selim Han; Mısır’ın sultanı, Hicaz’ın hizmetkarı sıfatları
ile artık hem Osmanlı hükümdarı hem de İslam ümmetinin halifesi idi.
![]() |
| Yavuz, ölüm döşeğinde. |
Bir Çıban ve Aslan
Saltanatına zor işler
sığdıran Selim Han, atın üzerinde üzengisi elinde Müslümanlara daha nice hizmet
ve iyilik için gayreti düşler iken kader onun akıbetini bir yara üzerinden
tayin edecekti. Şirpençe namıyla bilinen, devası deni olan dünyadan ayrılık olan
bir yara Selim Han’ın sırtında zuhur etti. Habis bu çıban, aslanı döşeğe mahkûm
edecekti lakin çok geçmedi. Edirne yolunda at sırtında ağrıları dayanılamayacak
surette iken, Sultan Selim Han feda-i can eyledi. Nice harp meydanında asaletle
dövüşen bu yaman hükümdar gün geldi mahdumu olduğu babasına karşı geldiği köyün yamacında
ahirete intikal etti. Selam olsun mâzîmizi şan ve şerefle yazan kahraman
ecdadımıza, selam olsun o ecdadı âtîde hakkıyla öğrenen ecdadın evlatlarına…
![]() |
| Sultan Selim'in bânisi olduğu Selimiye Camii - İstanbul |
[1] Bu yazı,
Ocak 2026’da Genç Motto dergisinin Motto Tarih kısmı için Ömer Faruk
Salar tarafından kaleme alınmıştır. Ömer Faruk Salar, kalemi mürekkebe
değmişlerden el almış davaya sahip çıkmaya gayret eden bir Türkçe
öğretmenidir.







