1 Ocak 2026 Perşembe

22 Ocak 1517 Zamanın İskender’i ve Ridaniye Zaferi

22 Ocak 1517 – Zamanın İskender’i ve Ridaniye Zaferi[1]

Şu satırlarda niyet ettiğimiz Sultan Selim Han’ın Ridaniye Zaferi’ni yâd etmek olsa da yazımızın esas maksadı, bu ulu padişahın adımlarını takip etmektir, Selim Han’ın gayretinin esrarını tasavvur etmektir; Ey Genç Arkadaş! Cüretkâr şu yazımızdan evvel, edelim dua ecdada, bir Fatiha ile üç İhlas-ı şerif, onların pak-i ruhlarına… 

Kapıdağlı'nın çizimiyle Yavuz


Yavuz’un Adımları

8 senelik hükmü ile niceliği pek de uzun sayılmayan lakin niteliği ile Türk & İslam tarihinin şecaat dolu mısralarını kaleme alan bir ulu padişahtır, Sultan I. Selim. 1520’de Hristiyan Avrupa neşriyatında zalim ve kan dökücü sıfatları ile zikredilen bu başbuğ hükümdar esasında ümmet-i İslam nezdinde büyük bir saygı ve hayranlıkla yâd edilmiş ve nevi şahsına münhasır bir kelamla yavuz ismiyle hatırlanmıştır. O, yeni bir vazifenin memuru olarak ortaya atıldığını evvela tüm İslam memleketlerine ilan etmiş; kendisinden sonra gelecek kişilere hedef tayin etmiştir. Bu hedef, hiç şüphe yok ki kızıl elmadır. Kızıl elma; Türk & İslam tarihinin nihai gayesidir, Selim Han da bu uğurda evvela nefsi karşısında silahına sarılmış bir mücahittir.

Din-perver ve Dünya Fatihi methi ile İdris-i Bitlisî Hazretlerinin övgüsüne mazhar olan Selim Han’ı asrımızın düşünce kalıplarıyla anlamaya çalışmak nafile bir çaba olacaktır. Asırları aşacak bir fikir teatisi ile onu anlamaya gayret etmek lazımdır. Yeri geldiğinde sertçe ama adilce kılıcını kuşanan bu mert İslam askerinin gönüllerdeki yerini yıkmaya çok defa teşebbüs etmişlerse de o gönül tahtında muhkem noktada varlığını devam ettirecektir, buna şüphe yoktur. Fakat onun sevgisini sisli rivayetlerle,  sadece menkıbelerle anlatmaya kalkışmak en hafif tabiri ile merde ihanettir, onun hatırasına hakarettir. Biz, bu üsluptan imtina ediyoruz ve ecdadımızı hakikatleriyle anlatmaya gayret ediyoruz.

Kıymetli Okuyucu; bazı kimseler, Yavuz’u metheden bu evvelki satırları okuduklarında “Lakin o, şark ile savaştı, İslam kanı döktü!” itirazını getirebilirler. Maksadımız, bu yüce padişahı müdafaa etmek olmasa da birkaç cümle ile iktifa edebiliriz: Sultan Selim Han, tevhid-i İslam davası için silahına sarılmış bir hükümdardır. O, mukaddes beldeleri müdafaaya takati kalmayan bir yığını, sürüsüne katmış hakiki bir askerdir. Yavuz Sultan Selim Han’ın fiillerini işte bu çerçeve içerisinde okumak lazım gelir.

Tarih ilmine uzaktan yakından alaka gösteren herkes gibi hem o dönemde hem de günümüzde insanı rahatsız edecek bir başka husus var ki o da kardeş katli meselesidir. Bu meselede de tarihe geçen isimlerin -ki bu isimlerden biri de Yavuz Sultan Selim’dir- baldıran zehrini içerek hareket ettiklerini unutmamalı, büyüyecek koca bir çınar ağacının arsız dallarının budanmasını ihanet ve kötülükle şerh etmeye kalkışmamalıdır. Bu bahisler tarihimizin acı dolu satırlarını yazsa da payına bu işlerde hükümran olma vasfı düşenlerin akıbetini, elbette Yüce Allah sonsuz ilmi ve adaletiyle belirleyecektir.

Elinde gürzü ile Yavuz Sultan Selim Han


25 Senelik Vazife 8 Yıllık Saltanat

Amasya’da 1470 senesinde doğdu, Selim Şah. Dedesi Sultan Fatih’in dizlerinde, onun ilminden ve sohbetinden feyz aldı, genç yaşında Trabzon’a vali olarak vazifelendirildi. 25 sene bu şehrin sinesinde saklı olan fırtınalı ruhu içine çekti. 25 sene bu şehri idare etti, lakin gün geldi, bu 25 senelik uzun vazifenin ardından cihan devletinin tahtı ona ram oldu. Bu 25 sene her ne kadar saltanat müddeti olan 8 yıla kıyasla fazla gözükse de saltanat yıllarında elde ettiği zaferlerin sırrını işte bu 25 senelik zaman zarfında tecrübe etti. Bu tecrübenin içerisinde Anadolu’yu ele geçirme arzusu taşıyan Safevi niyetlerini de iyi belledi, düşmanlık edenleri defterine not etti. Mahdumu olduğu Bayezid Han’dan aldığı fermanla 1512 senesinin Mart ayında İstanbul’da serdar-ı ekrem (başkumandan) olduktan hemen sonra Nisan ayında dokuzuncu Osmanlı padişahı olarak  tahta çıktı. Yeniçerilerin dillerinde, başbuğ nağmeleriyle methedildi, sevilen bir padişah oldu. Evvelden sarf ettiğimiz şu cümlenin manasında saklı olanı tekrar edelim: Çınarın arsız dallarını budama işini baldıran zehri içerek gerçekleştiren Sultan Selim, ağabeyi Ahmed Han’ı ve kardeşi Korkut’u ortadan kaldırdı. Artık rakipsizdi çünkü saltanat ortak kabul etmezdi. İlk iş olarak defterine kaydettiği Safevilerin defterini dürmek üzere harekete geçti. Şah İsmail’in üzerine yürüdü. Ağustos 1514’te, Çaldıran’da parlak bir zafer kazandı.

Sultan Selim’in Çaldıran’daki zaferinin ardından gelen 2 sene, bazı devlet adamlarının akıbetlerinin belirlendiği yıllar oldu. İsyana meyledip sefer müddetinde serserilik yapanlara,  yeniçeri aslanlarını padişaha karşı kışkırtanlara acımadı. Tefrikaya müsaade etmedi ve işte bu tedbir, ona tahtta hakiki bir kuvvet ve iktidar getirdi. Asrın ihtiyaçlarına göre hareket etmesi ve siyasetteki mahareti ona 1516’dan sonra elde edeceği diğer zaferlerin kapısını araladı.

Yeniçeriler, askeri olarak ne kadar mahirse de siyasete bulaşmış nice idarecisi tarihe geçmiş; acı olayların kapısını açmışlardır.


Memluk ve Safevi Siyaseti

Selim Han’ın doğuya karşı olan hassasiyeti boşuna değildi. Safeviler, Çaldıran’da kırılmış olsa da hala ayakta ve kuvvetleri pekti. Memluk Sultanlığı ise Safevi tehdidine karşı birlik mektuplarını cevapsız bırakmıştı. Dahası Hicaz’ın emniyetini sağlayamayan Kölemenler, Portekizli korsanların Kızıldeniz’deki tehditlerini savuşturacak imkân ve kabiliyetten dahi yoksundu. Memluk sultanı, yaşını başını almış pir-i fâni Kansu Gavri bu vaziyette bile kılıcını bâtıla değil, Sultan Selim Han’a doğrulttu. 18 Mayıs 1516 tarihinde  20 bin kişilik Memluk ordusu Osmanlı hududuna doğru Kahire’den harekete geçti. Vaziyeti tedbirle ele alan Selim Han da Haziran başında İstanbul’dan “Destiye kurşun atar, keçeye kılıç çalar, Kızıl Elma'ya dek gideriz!” nidalarıyla, yeniçeri serdengeçtilerin önünde sefere çıktı. Bu iki kuvvetin Halep kırsalında karşılaşacağı gün, şarkın akıbeti belli olacaktı.

Sultan Selim Han'ın tuğrası


Kansu Gavri’ye Mektup

Recep ayının ortalarına denk düşen bir tarihte (10 veyahut 20 Ağustos) Sultan Selim, Kansu Gavri’ye sert bir mektup gönderdi. Yavuz’un satırları şöyleydi: “Cemʿ olunup asker taʿbiyesiyle ensârınız mütenebbih olduğu hâlde, zahm-ı tîr ü teberden ser tutunamaz iken, bu hâl dahi tarafınıza sehl ve âsân görünür ise, şîme-i gayret var ise, hiç vech ile kusur etmeyüp, murad buyurduğunuz üslûb üzere ve maksûd edindiğiniz mevziʿ taʿyîn olunarak gelüp, asâkir-i nusret-meʿâsîrime mukâbil olasız.” Ecdadın üslubundaki rikkat günümüz Türkçesine şöyle intikal ediyordu: “Eğer ordunu toplayıp askerlerini hazırlarsan; ok ve balta yaralarıyla başını kaldıramaz hâle gelmiş neferlerine rağmen bunu yine de kendin için kolay görürsen, gayret şiarını kuşan ve hiçbir eksik bırakma.” Bu tehdidin dilinde saklı olan bir ima var ki Yavuz’un hayat gayretinin esrarını şerh ediyor. Hitabetin kaba bir buyrukla değil, ilahi bir nusretle kuşanılmış mutlak bir özgüvenle ifadesi, Devlet-i Osmaniye’nin meşruiyetini ortaya koymaktadır. Bu mektup ayrıca savaşın henüz başlamadan “kazanılmış” kabul edildiğini de dile getirmektedir.

Yeniçeriler, hücuma geçmeden evvel tüfek atışları ile düşmanı kahrediyor.


Dabık Ovası’nda Hasımlar

Tamamı süvari kuvvetlerinden oluşan ve sayısı 70 bine ulaşan Memluk ordusu devrin teknolojik kabiliyetlerinden mahrum, kesici ve delici silahlardan mücehhez olsa da Osmanlı kuvvetleri 40 bin kişi ile ateşli silahlarla teçhiz edilmiş, tüfekli yeniçeri kıtaları ile harbe hazırdı. 24 Ağustos’ta başlayan harbin ilerleyen safhalarında Sultan Selim kıtalara elinde kılıcı olduğu halde şöyle haykırıyordu: “…Gayret ve hamiyet günüdür. Hiç kimse ecelsiz olmaz ve eceli gelen kaçmak ile kurtulmaz. Derece-i şehadet müyesser ola, ahirette saadet bizim. Allah’ın yardımı ile düşmanımızı kahrederiz…”

Merkezdeki Osmanlı kuvvetlerinin gayretleri, yeniçerilerin şiddetli tüfek atışları ve ayrıca Türk topçusunun yeri göğü inleten salvolarıyla neye uğradığını şaşırdı, Memluk süvarileri. Önce saf düzeni parçalanan kölemenler ardından taarruza kalkan Osmanlı birliklerinin ateşi karşısında bozguna uğradılar. Memluk ordusunun miadını doldurmuş Orta Çağ usulleriyle harpte muvaffak olması pek de mümkün değildi. Çünkü Osmanlılar ateşli silahları maharetle kullanmakla birlikte bu teknolojik imkanları sadece müdafaa maksadı ile değil taarruza niyet ettiklerinde de ustaca ve düşmanı kahredercesine kullanmaktaydılar. Öyle ki bu usul asrının en kuvvetli ordusunun bir resmi idi. Dalgalanan sancakların altında ağzından ateş kusan prangı ve şakalos ismindeki hafif toplarıyla Osmanlılar, mağlup edilmesi imkânsız bir çift başlı kartal gibi harp meydanında zafere ulaşıyordu.

Halep’te, Mercidabık ismiyle maruf zaferi elde eden Sultan Selim’in hasmı Kansu Gavri atından düştü ve öldü. Memluk ordusu dağıldı, hayatta kalanlar Kahire’ye kaçtı. Osmanlılar, mukaddes beldelerin bahçesine, Hicaz’ın ön kapısında artık hükümran idi. Şimdi sıra bu kapıdan içeriye edeple girip hadim olma vaktiydi.

Yeniçeriler, devrin en teknik ve mahir askeri birlikleriydi.


Ridaniye Meydan Muharebesi

Halep’te Osmanlı kılıcından arta kalan kölemen ordusu son bir inatla Kahire önlerinde Selim Han’ın ordusunu durdurmak istedi. Lakin çabaları nafileydi, asrın ihtiyaçlarına cevap vermeyen silahlarıyla çölün ortasında mezarlarına yürüdüler. Arkalarında şecaat dolu satırlar yazan, deşti Kıpçak’tan Mısır’a sultan olan Memlükler artık tarihin silinen kısmında, mağlup tarafta idiler.

Abbasi Halifesi III. Mütevekkil, donanma-i hümayunla payitahta gönderildi. Hürmet ve tazim ile İstanbul’da ağırlanan son Abbasi Halifesi, mukaddes emanetleri Sultan Selim Han’a teslim etti. Selim Han; Mısır’ın sultanı, Hicaz’ın hizmetkarı sıfatları ile artık hem Osmanlı hükümdarı hem de İslam ümmetinin halifesi idi.

Yavuz, ölüm döşeğinde.
Yavuz, ölüm döşeğinde.


Bir Çıban ve Aslan

Saltanatına zor işler sığdıran Selim Han, atın üzerinde üzengisi elinde Müslümanlara daha nice hizmet ve iyilik için gayreti düşler iken kader onun akıbetini bir yara üzerinden tayin edecekti. Şirpençe namıyla bilinen, devası deni olan dünyadan ayrılık olan bir yara Selim Han’ın sırtında zuhur etti. Habis bu çıban, aslanı döşeğe mahkûm edecekti lakin çok geçmedi. Edirne yolunda at sırtında ağrıları dayanılamayacak surette iken, Sultan Selim Han feda-i can eyledi. Nice harp meydanında asaletle dövüşen bu yaman hükümdar gün geldi mahdumu olduğu babasına karşı geldiği köyün yamacında ahirete intikal etti. Selam olsun mâzîmizi şan ve şerefle yazan kahraman ecdadımıza, selam olsun o ecdadı âtîde hakkıyla öğrenen ecdadın evlatlarına…   

Sultan Selim'in bânisi olduğu Selimiye Camii - İstanbul


[1] Bu yazı, Ocak 2026’da Genç Motto dergisinin  Motto Tarih kısmı için Ömer Faruk Salar tarafından kaleme alınmıştır. Ömer Faruk Salar, kalemi mürekkebe değmişlerden el almış davaya sahip çıkmaya gayret eden bir Türkçe öğretmenidir. 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

  Bir Şehit Sultan: Abdülazîz Han Sultan Abdülazîz’in Şehadeti: 4 Haziran 1876 Şehit Sultan, Abdülazîz Han 4 Haziran… Hesabı verilmemiş ...