1 Şubat 2026 Pazar

33 Yıl Süren Mücadelenin Akıbeti

Sultan II. Abdülhamid Han Hazretleri’nin Vefatı - 10 Şubat 1918
Tarih nedir? Bir ilimdir elbette lakin hakikatte tarih bundan öte ayağın durduğu yerdir bizce. Yani insanın durduğu yeri ilan ettiği bir cephe. Sultan Abdülhamid tarihte bir cephenin adıdır, bir tarafın adıdır. Genç Arkadaşlarımız, bu yazımızda karınca misalince zerresinden eşkaline her harfinde taraf olan bir yazıyı okuyacaksınız. Müdafaayı mübalağa etmek değil maksadımız, gün gelir tarafımız ezeli mecliste sual edildiğinde işte bu satırlar şahit olsun bizlere. Ulu Hakan’ın vefat yıldönümü vesilesi ile, şimdi Ey Genç Arkadaş! Cüretkâr şu yazımızdan evvel, edelim dua ecdada, bir Fatiha ile üç İhlas-ı şerif, onların pak-i ruhlarına… 

İnsan, sevdiğini sevmeyenleri sevmez. Biz, Sultan Abdülhamid Han Hazretleri’ne “cennet mekân” diyerek sevdiğimizi ilan etmişken kimileri de ona taarruza cüret eder, ona haksızlık eder, insafla tahkik etmektense cehaletin kara kovuğuna sığınır. Elbette Sultan Abdülhamid Han’a karşı yapılan haksızlıklara cevap vermek çok kolay fakat bizler bu yazıda bunlarla meşgul olmayacağız. Kitap ehli bunları zaten bilir, okumuştur, hatta birkaç cümle ile iktifa edilebilir lakin Ulu Hakan’ın hatırası bu tartışmalardan çok daha kıymetli ve onun sathında karakteri ile alakalı sarf edilen her söz, her cümle bizim için faziletlidir. Bu faziletten dem almak, bu hatırayı ilelebet yaşamak, her nefeste bu memleket, bu ümmet, bu millet uğruna fedakarlıkların her türlüsüne katlanan Sultan Abdülhamid’e ebedi hürmet ile buyurun.
Şehzade Abdülhamid, Britanya gezisinde amcası Sultan Abdülaziz Han'a eşlik etmiş, Avrupa hakkındaki fikirleriyle gözlemlerini birleştirebilme imkanı bulmuştu.
Kimdir? 
36. Osmanlı padişahı Sultan Abdülhamid, Sultan Abdülmecid ve Tirimüjgan Kadın Hanımefendi’nin iki evladından ilkidir. Sultan Abdülhamid’in küçük kardeşi de kendisinden sonra tahta çıkan Sultan Mehmed Reşat’tır. Abdülhamid Han, 21 Eylül 1842’de payitahtta, Çırağan Sarayı’nda Çarşamba günü dünyaya gelmiştir. 

Şehzade Abdülhamid dünyaya geldiğinde vakanüvisler, şairler, edipler en güzel misallerle onun doğumunu kutladılar. Latif ve sanatkarane şiirler, peyda oldu o günlerde edebiyat mahfillerinde… 

Âfitâb-ı matla‘-ı târîhi doğdu Lütfî’ye 
Nûrdur kıldı tulû‘ Şehzâdemiz Abdülhamid 

(Tarihin doğuş ufkunda bir güneş gibi parladı; Şehzademiz Abdülhamid, nur olarak doğdu.) Vakanüvis Ahmed Lütfi Efendi’nin 1258 Hicri tarihini düştüğü şiirinin son beyti işte bu satırlardır. 

Annesini henüz 10 yaşında iken kaybeden Abdülhamid, 24 sene sonra akıbeti felakete sürüklenmiş bir vatanın idaresini ellerine alacaktır. Kendisine -henüz 10 yaşında olmasına rağmen- babasının da soğuk davranması Abdülhamid’i çocuk yaşlarında yalnızlığa mahkûm etmiştir. O, bu çetin yola daha tahta çıkmadan çok önce, ömrünün ilk yıllarında başlamıştır. Akıbeti onu nerelere sürükleyecektir? Oysa o, hiçbir surette tahta namzet biri değildi. Fakat tahta çıkacak bir şehzade gibi sarayda ciddi ve sistemli bir tahsil hayatı geçiren Abdülhamid, dinî ilimler, tarih ve edebiyatın yanı sıra Arapça, Farsça ve Fransızca öğrenmiş; musiki, resim ve marangozluk gibi alanlarda da icraata dayalı bir eğitim almıştır. Bu eğitim sürecini planlayanlar ve hatta kendisi, bunu bir iktidar hedefiyle yapmamıştır. Ancak bu eğitim onu, ağır bir mesuliyetler silsilesinin zincirlerini taşıyabilecek zihnî bir disipline hazırlamıştır. Devlet ricalinden bulanık suda yürüyen pek çok kişi, kanaatlerini katiyen ima dahi etmeyen bu şehzadeden hakikatte kendi menfur maksatları dolayısıyla pek hazzetmez, ondan imtina ederlerdi. Ehemmiyeti yoktu çünkü Abdülhamid’in adımlarında taht gayesi yoktu. Fakat gün gelecek o, payitahtın sultanı olacaktı. 

Tahta Nasıl Çıktı? 

Saray eşrafından olmasına rağmen saray dışında ikamet eden Abdülhamid, amcası Şehit Sultan Abdülaziz’in müsaadesi ile Maslak Kasırları’nda çiftlikler kurmuş, burada kendisi namına birçok işle meşgul olmuştu. Tutumluydu. Çiftliklerden kendi emeklerinin karşılığı olarak elde ettiği serveti 100 bin altın lirayı geçiyordu. Devlet adamlarının perdenin arkasından şahsi gaye ile hareket ettikleri zamanın takvimlere rast geldiği bir devirde taht, Abdülhamid’e şartla teklif edildi. Abdülhamid, bu teklifi devrin şartlarını ve kimliğinin gereği olarak kabul etmek zorunda kaldı. Tarihte ilk defa Osmanlı tahtına, yetkilerinin kısıtlanmasına razı gelen bir padişah çıkıyordu. Anayasa ilan edilecek, meclis açılacak ve padişah kendisine sunulan hududun içerisinde devlet idaresine katılabilecekti.
Sultan II. Abdülhamid Han Hazretleri

Devlete Sultan Gerek! 

Akıbet hayra değil dehşetli bir katliama, Rusların İstanbul kapılarına kadar dayanmasına şahitlik edecekti. Kimileri işte o zerre miskal ümidin olmadığı o günlerde kalbimize dayanmış Rus süngüsüne çare olarak İngiliz, Fransız kuvvetini görüyordu. Başımıza bela olan hürriyet sevdası, yüzyılların emeği olan toprakların elden çıkmasına dahi hıyanet içerisinde rıza gösterebilecek, bu hıyaneti olağan görecekti. Peki bu şartlarda Sultan Abdülhamid ne yaptı? Ne yapmalıydı? Biz, elimiz o ateş çemberinin içerisinde olmadığından böyle beylik sözlerle bu şahsiyete yüklenmeyi âdet haline getirdiğimizden hülyalı fikirlerin içerisinde rahat ve mesutça dolaşıp durabiliyoruz. Sultan Abdülhamid, yapılması gerekenleri yapmış, amcasının katlinde dahili olan paşa namlı, hürriyet sevdalı, katil Mithat Efendi’yi evvela vazifesinden uzaklaştırmış ve kanun çerçevesinde, kanunun verdiği hükümle sürgüne, Taif’e göndermiştir. Harbin kaybına sebep olan meclisi ise süresiz tatil etmiştir. Sultan Abdülhamid, ağır Rus işgalinin ardından yollara düşen yüz binlerce Balkan muhacirini bir yük olarak görmemiştir. Tükenmiş bu insanları Anadolu’ya sistemli şekilde yerleştirmiş, aklı önde tutmuş bir padişahtır, Abdülhamid Han. Çünkü o, bilmektedir: Anadolu, Türk & İslam’ın son kalesidir ve bu son kale “insan” ile müdafaa edilecektir. 

Sultan Abdülhamid’in Aziz Hatırası 

Sultan Abdülhamid, politikalarıyla şahsi hayatını birleştirmiş siyasi tarihimizin ender isimlerinden biridir. İflas etmiş bir maliye ile güçlü emperyalist devletlere karşı durmanın imkansızlığını bilen sultan; denge içerisinde devleti, topraklarımızı, insanlarımızı müdafaa ederek gereğiyle hüküm vermiştir. Bu hükümlerin hangi şartlarda verildiğini iyi bilmek ve insafla tetkik etmelidir. Zira hüsnü zan dahi bazen insanı çıkmaz sokağa, kişiyi düşmanı olduğu fikirlerin borazanı haline getirebilir. Sultan, tasarruf sahibi bir insandır. Sarayın masraflarını büyük oranda kısmıştır, saray mensuplarını bu kararıyla karşısına almış, harcamaları bizzat takip etmiş, kendisi de sade ve gösterişten uzak bir hayat yaşamıştır. Abdülhamid Han’ın sessiz adımlarını devlet vesikalarında bulmak, kayıtlar içerisinde aramak zor bir iştir. Bu “sessiz adımlar” ile kastettiğimiz şey hasta, talebe, ihtiyar, dul ve yetimlere gösterdiği şahsi hassasiyet ve alakadır. Bu, yukarıdaki bir cümlemizde de zikrettiğimiz gibi insafla tetkik edildiğinde bulunabilecek bir tarihi hakikattir. İzzet ve şeref sahibi er kişiler; hakkı tutan, hakkın safında saf tutan Ulu Hakan’ın adımlarını bilir ve gayesinin esas maksadını, sırrını ve ehemmiyetini idrak eder. Elbette, makul ölçüde yapılanların yanlışını sözle anlatan, insafla padişaha telkinde bulunanlar müstesna! Lakin adımlarını, bahsettiğimiz bu makul ölçünün sınırları dışında atanların vereceği bir hesap vardır ve o hesabın zamanını sadece ilahi adalet bilir ve eminiz ki ilahi adalet sınırları aşmış adımların sahiplerine hak ettiği ibretlik bir akıbet hazırlamıştır. O akıbetten kaçış yoktur ve sultana hadsizce şedit bir surette taarruz edenlerin akıbeti vuku bulduğunda bizler mutlu değil, yitip giden bir imparatorluğun son padişahının son günlerini hatırlayacağız, ona yapılanları unutmayacak, ibretlik akıbeti zihnimize, bizden sonrakilerin de zihinlerine nakşedeceğiz. 

33 Yıl Süren Mücadelenin Akıbeti 

Sultan Abdülhamid’e karşı gelenler nihayet 31 Mart denen o meşum günde harekete geçti. 31 Mart 1909’da Hareket Ordusu namıyla bilinen darbeci kuvvet, İstanbul’a giriş yaparak öteden beri maksadına ulaşma arzusu ile harekete geçti. Payitahttaki 1. Ordu, Sultan’ın emirlerini beklerken, memleketin başşehri bir iç savaşla karşı karşıya gelmişken Sultan Abdülhamid, sırf “kardeş kanı” akmasın diye kendisine arka çıkacak, devlete sadık kuvvetlere sükûnet emri verdi. İdaresine istibdat iftirası atanlara karşı, daima “insan” unsurunu saltanatının merkezinde gören Ulu Hakan, mesuliyeti ağır olacak emirleri vermekten imtina etti. Sultan Abdülaziz’i şehit edenlere bile kanunlar dahilinde muamele eden, devlet ricalinin “idam” isteklerini dahi kabul etmeyen Sultan Abdülhamid, Hareket Ordusu’na karşı durmadı. Devletin başı, masum insanların kanının akmasına rıza göstermedi. Tarih; nice idareciyi yaptıklarıyla yargı sandalyesinde yargılamış, hükmünü vermiş âdil bir hâkim olarak karşımızda durmaktadır. İnsafla tahkik edenlerin zihinlerinde ve gönüllerinde Sultan Abdülhamid; kan ve gözyaşıyla yıkanmış altın bir levha olarak tarihin baş köşesinde vakurla durmaktadır. Bize düşen bu altın levhayı insafla tahkik edip, ayağımızın durduğu yeri yoklamamızdır. Çünkü ayağın durduğu yer, ağızdan saçılan sözlerin rengini de belli eder. Ayağın durduğu yer haksa, ağızdan çıkan sözler hakkın safında; yok ki eyvah ki ayak bâtıla bulanmış çamurların içerisindeyse, ağızdan çıkan sözler heyhat, kirli ve iftira dolu olacaktır. Tahttan indirildiği tarih kitaplarında yazılı olsa da bizce hakikatte Sultan Abdülhamid akıbetin önünden çekilmiş, 33 yıl süren mücadele 9 senede ne yazık ki kaybedilmiştir. Abdülhamid Han tahttan indirilmemiş belki de tahttan inmiş ve Osmanlı Devleti’nin son büyük padişahı, felaketlerin arka arkaya geldiği günlerde hiçbir zaman “Ben olsaydım!” dememiştir. Kendisine haksızca muamele edenlere, gün gelip huzuruna vardıkları günde bile “Evladım!” hitabıyla, devlet şefkatini göstermiş, rehberlik etmiş ve onların günahlarını, haksızlıklarını, yanlışlarını söylemekten haya etmiştir. İşte bu yüzden Abdülhamid Han Hazretleri büyüktür, uludur. Türlü zalimliklerin, işkencelerin nihayetinde takvim yaprakları birer birer eksildiğinde, gözler tarih kitaplarında 1918 yılının kış aylarına dair satırları okuduğunda, hulasa sona gelindiğinde gönüllerden pişmanlık ve hüzün damla damla akıyordu. 1918 yılının kışı karanlıktı, soğuk İstanbul’un ruhuna işlemişti. Ayasofya Camii’nden alınan bir tabut, mahşeri bir kalabalık içerisinde Sultan II. Mahmud Türbesi’ne doğru götürülüyordu. Bu tabutu görenler, “Bizi bırakıp nereye gidiyorsun?” feryadını sessizce, derinden haykırıyor, İstanbul semaları gözyaşlarına boğuluyordu. Sultan Abdülhamid Han; 10 Şubat 1918 günü, Beylerbeyi Sarayı’nın soğuk odalarından birinde vefat ettikten sonra, 33 yıl süren mücadelenin ardından darülbekaya, hakiki yolculuğuna çıkıyordu. Allah, ona rahmet etsin. Onun makamını âlî eylesin. Son söz de şu olsun: Selam olsun Sultan Abdülhamid Han Hazretleri’ne, selam olsun onun yolundan gidenlere…
Cedd-i Âlî, Türk Milletinin Şanlı Ecdadı
Bu yazı, Şubat 2026’da Genç Motto dergisinin Motto Tarih kısmı için Ömer Faruk Salar tarafından kaleme alınmıştır. Ömer Faruk Salar, kalemi mürekkebe değmişlerden el almış davaya sahip çıkmaya gayret eden bir Türkçe öğretmenidir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

  Bir Şehit Sultan: Abdülazîz Han Sultan Abdülazîz’in Şehadeti: 4 Haziran 1876 Şehit Sultan, Abdülazîz Han 4 Haziran… Hesabı verilmemiş ...