30 Nisan 2026 Perşembe

Âlî Selçuk Tarih Sahnesinde: 1040 Dandanakan Zaferi

24 Mayıs 1040: Dandanakan Zaferi

Âlî Selçuk Tarih Sahnesinde – Büyük Selçuklu Devleti’nin Kuruluşu

Tuğrul Bey, kardeşi Çağrı Bey ile birlikte Selçuklu destanının başbuğları idi. 
Dedeleri Selçuk Gazi'nin izinde, Türk & İslam mefkuresinin peşinde, kızılelma için yürüdüler.


Dandanakan, Türk tarihinin mukaddimelerinden biridir. Devrin büyük kuvvetleri arasında sıkışıp kalmış bir avuç Türk, şimdi cihanşümul bir devletin temellerini atmak üzere harp meydanındadır. Baharın son demi mayıs ayı, hakkı olan hükümranlığı hakkıyla alan Selçukluların bir bayramıdır. Haydi okuyalım Ey Genç Arkadaş, bu şecaat dolu zaferin hikayesini.

Dandanakan, öyle bir zaferdir ki, esasında bir araya gelmiş, getirilmiş, çetin topraklarda yaşamaya mahkûm edilmiş bir milletin, “Yeter!” sözüdür, feryadıdır, hakkı olanı hakkıyla aldığı bir zaferin adıdır. Selçuklu ailesinin başı olan Gazi Selçuk, babası Dukak’ın soyuyla Oğuzlara mensup hakiki bir Türkmen cengaveridir. Dandanakan’a giden yol; işte bu cengaverin hikayesiyle başlar. Peki; bu Gazi Selçuk ve ailesi kimdir, mukavemetlerinin esası neyedir? Evvela bu bahsi bilmekle Dandanakan’a giden yolun izini sürmek lazımdır.

Âlî Selçuk ve Gazneliler

Türklerin tarih sahnesindeki perdelerini maziden atiye saymaya kalkışsak 3. perdeyi muhakkak ki Selçuklularla yâd ederiz. İlk iki perde Türkistan’dan hususiyetle batıya doğru genişlemiş lakin hakiki bir mefkure dairesinde teçhiz edilemediğinden geriye kalan izleri silinip kaybolmuştur. Bu hakiki mefkureden kastımız elbette ki Türklerin din-i mübin yani İslam’la müşerref ve İslam’ın bayraktarı olmasıdır. 3. perdenin sahibi ismiyle tarihte maruf olan Selçuklular, sahneye çıkmadan evvel bir kuvvetle cedelleşecekti. Bu kuvveti, 3. perdenin 1. merhalesi diye düşünmeli, Türk tarihinden gayrı bir yol olarak asla tasavvur etmemeliyiz. Kaderin cilvesi, akıbetin tayini… Ne denirse hayırla densin ancak birbiriyle harp etmiş dahi olsalar arkalarından ruhlarına her daim rahmet duaları edilsin… İşte, bahsini açtığımız ve Selçukluların tarih sahnesine çıkmadan evvel harp ettikleri bu kuvvet Gazne’deki Alp Tekin’in soyundan gelenlerdi. Türk soyundan oldukları halde Hindistan’a gerçekleştirdikleri fetihlerle Gazneliler için denilebilir ki onlar, 3. perdenin 1. merhalesidir.  

Gaznelilerin sultanı, Sultan Mahmud; büyük bir devlet adamı, İslam’ın kılıcı, halifeden aldığı meşruiyetle ve fetihleriyle hakiki bir İslam kumandanı olduğunu ispat etmişti. Onun bu merhalesinin arkasından gelen ve bizim 3. perde diye tasavvur ettiğimiz devrin 2. merhalesi de ne ilginçtir ki ona muhalif olan, Selçuklu ailesinin yükselişidir.

Selçuklu Sancağı
Gazi Selçuk’un Vefatı

Ailesini Cend kasabasına getirip obasını etraftan diğer Türk obalarıyla birleştirerek müşterek bir kuvvet haline getiren Gazi Selçuk 100 yaşını aşmış bir pir-i fâni olarak 1007 senesinde vefat etmişti. Müslüman olduktan sonra evlatlarına da dininin gereği olarak ilâ-i kelimetullah davası uğrunda savaşmayı, bu dairenin dışına katiyen çıkmamayı nasihat eden Gazi Selçuk’un büyük oğlu Arslan Yabgu, büyük devlet adamı, mahir siyasetçi Gazneli Mahmud’un davetlisi olarak Semerkant’ta ağırlanacaktı. Arslan Yabgu babasının vefatının ardından artık obanın başıydı. Türkmenler arkasındaydı. Bu müşterek kuvvet, etrafta hüküm süren diğer hükümdarları endişeye sevk etmişti. Arslan Yabgu; Türkmenlerin kendisine verdiği desteğin izzetiyle Semerkant’a, Gazneli Mahmud’un davetine icabet etti.

Semerkant’tan Kalincar’a

Semerkant’ta tertip edilen şölene gelen Arslan Yabgu’ya hitaben Sultan Mahmud esasında merak ettiği bir sualin cevabını alma maksadıyla söze başladı: “Gördüğünüz gibi biz çoğu zaman Hind’e gaza yapmaya gideriz; Horasan, askerden ve savunmadan boş kalır. Şayet bir düşman ortaya çıkar da nâibimiz (vekilimiz) sizden yardım isterse ne kadar atlı kuvvet gönderebilirsiniz?” Gaznelinin bu suali sormasındaki maksadı hiç şüphe yok ki Arslan Yabgu’nun arkasındaki gerçek Türk kuvvetinin ne olduğunu anlamaktı. Arslan Yabgu, suale cevap vermek üzere adamlarından bir ok aldı. Daha sonra oku işaret ederek -acı ki siyasetten yoksun bir cevapla- şöyle mukabelede bulundu: “Bunu kendi boyuma -Kınık boyunu kastediyor- gönderirsem 10 bin atlı, -eline yine bir başka ok alarak- eğer bunu da Balhan Dağları’na gönderirsem 100 bin atlı, -ve nihayet çıkardığı bir başka oku göstererek- bunu da Türkistan’a gönderirsem 200 bin atlı gelir.” dedi. Sultan Mahmud, bu yanıt karşısında parmağını ısırmış amma istediği cevabı da almıştı. Esasen hile ile davet ettiği Selçukluların başını ve oğlu Kutalmış’ı tutuklatıp Horasan’a çok uzak bir memleket olan Hindistan’daki Kalincar’a, müstahkem bir kaleye hapsetti. 1025 senesine tekabül eden bu olayla Selçuklular, başbuğlarını esaret altında bırakarak Balhan Dağları’na sığınmak zorunda kaldılar. Arslan Yabgu ailesinden çok uzaklarda, 7 yıl sürecek bir esaret altında, Kalincar Kalesi’nde, 1032 yılında vefat edecekti.

İki Yiğit Karındaş

Amcalarının akıbetini ibretle gören Tuğrul ve Çağrı Beyler obalarına, mesuliyetleri altında olan insanların canlarına ve mallarına kastedecek düşmanlara karşı ihtiyatla hareket ettiler. Tuğrul ve Çağrı Beylerin ihtiyatlı hareketi esasında onların coğrafyaya hâkim olmasıyla da izah edilebilir. Büyük kuvvetlerin; Gazneliler, Karahanlılar ve Samanîler arasında sıkışıp kalmanın ne denli güç ve belalı neticeler ortaya çıkardığını her ikisi de müşahede etmişti. Ehl-i basiret, bu topraklarda özgürce yaşamanın bedellerini düşünüyor; Selçuklu başbuğları bir çıkış yolu arıyordu.

Selçuklu süvarileri Gazne gulamlarının peşinde - Dandanakan Savaşı

Yeni Bir Memleket Yolunda

Amcasının Kalincar’a, esarete gönderilmesinden birkaç sene evvel Çağrı Bey kardeşinin de malumatı dahilinde batıya, yanında en güvendiği alperenleri olduğu halde bir keşfe çıktı. Nice yollar, sarp geçitler aşıldı. Üç bin Türk atlısının bu macera dolu seyahati türlü tehlikelerden, badirelerden sonra nihayet Van Gölü civarına  yetişmesiyle yeni bir noktaya ulaştı. Çağrı Bey, Anadolu’nun kapısı mesabesindeki bu topraklarda kızılelma sevdasına tutulmuştu. Türklerin kıyamete dek özgürce yaşayacağı o topraklar, işte bu memleketti. Derhal geriye, Horasan’a döndü. Kardeşi Tuğrul Bey ile bu durumu istişare etti. Nice tarihçi bu seyahatin menkıbevi bir mahiyet taşıdığını iddia etse de ilerleyen yıllarda Selçuklu akınları Anadolu’nun doğusunda görülecek, Selçuklu çift başlı kartal sancağı Ani Kalesi önlerinde dalgalanacaktı. Ama evvela Horasan’da, Selçuklu istiklalini ve hatta mevcudiyetini tehdit eden, büyük kuvvet Gazneli tehdidinin icabına bakılması gerekiyordu.

Önce Horasan Sonra Kızılelma

Tarihler 1035 senesini gösterdiğinde Selçuklular Gaznelilere karşı meşruiyet kazanacakları bir zafer elde ettiler. Tarihe Nesâ Savaşı olarak geçen bu harbin neticesinde Gazneliler ilk defa Selçukluları muhatap alıyor, yükselen bu kuvveti hem fiili hem de resmi manada tanımış oluyorlardı. 3 yıl sonra yine Selçuklu sancakları zafer nidalarıyla dalgalanıyor, Telhâb Zaferi ile Horasan’daki Gazne hükmü ortadan kalkıyordu. Bu zaferler tarihçilerin kalemiyle tarih kitaplarına kaydedilirken 1030 senesinde büyük sultan Gazneli Mahmud vefat etmiş, yıllar evvel Gazneli tacına konan devlet kuşu ortadan kaybolmuştu. Sonra uzaklardan bir haber geldi. Haberi getiren bir kervancı, Dandanakan denen yerde, Çin diyarından gelen tüccarları karşılayan bir kayalık üzerinde devlet kuşunu gördüklerini söyledi. Ve evet! Devlet kuşu Gazne otağını terk etmiş, konacağı yeni tacın, yeni tahtın ve yeni otağın Dandanakan’a geleceği günü beklemekteydi.

Selçuklu süvarileri

Dandanakan’a Doğru

Sultan Mahmud’un oğlu Mesud, kuvvetlerinin aldığı iki mağlubiyetin hesabını görmek üzere devasa bir ordu ile harekete geçti. 70 bin süvari ve 30 bin piyadeden müteşekkil, devrinin en üstün zırh ve gereçleriyle teçhiz edilmiş olduğu halde Selçuklular üzerine yürüyen Gazne ordusunda, fil birlikleri dahi mevcuttu. Bu korkunç ordu 1039 senesinde Ulyaâbâd mevkiinde Türkmenlerle karşılaştı ve onları bozguna uğrattı. Bu ilk savaş, Gaznelilerin maneviyatını yükseltti. Selçuklu kumandanları, başbuğları Çağrı Bey’in liderliğinde, alelacele harbe hazırlık yapmaktaydı. Lakin kuvvet dengesi büyük oranda Gaznelilerin lehine idi. Vaziyet, Selçuklular cihetinden karanlıktı. Alperenler, başbuğları Çağrı Bey’e geri çekilmeyi telkin etse de Çağrı Bey buna müsaade etmedi. İkinci karşılaşma Serahs Çölü’nde gerçekleşti. 27 Haziran 1039 senesine denk gelen bu harbi de Sultan Mesud ezici surette kazanmış görünüyordu.

Selçuklular ve Gazneliler arasında gerçekleşen iki ciddi çatışmanın ardından bir muahede imza edildi. Ancak bu, iki arslanın birbirini parçalamadan evvel aldıkları bir nefes gibi, kısa sürecek bir ateşkesti. Gazne ordusu ne denli büyük ve korkunç olsa da ovanın hâkimi, süratin mürâdifi Selçuklu kuvvetlerinin pes etmeye hiç mi hiç niyeti yok idi. Ve nihayet Sultan Mesud son darbeyi vurmak üzere 16 Mayıs 1040’ta Merv’e doğru yola çıktı. Yol çetindi. Zira çöl güzergahını takip eden mağrur Gazne ordusu, Selçukluların korkup kaçacağı fikrine kapılmıştı. Ne gafilce bir hareket! Oysa Çağrı Bey, kumandanlarına kati emirler vererek geri çekilmeyi kesinkes yasaklamış, ulaklar vasıtasıyla gönderilecek emirlerin süratle icrasını emretmişti.

Dandanakan'da Gazne filleri Selçuklu süvarilerini hücum ediyor.

Dandanakan Zaferi: 24 Mayıs 1040

Merv dışındaki çöl güzergahını takip eden Gazne ordusu güney batıdaki Dandanakan Kalesi’ne geldiğinde susuzluktan bitkin düşmüştü. En cengâver kuvvetlerin dahi susuzluk karşısında bir pire yığını gibi darmadağın olacağını Sultan Mesud ve Gazneli kumandanları akledememişti. İçlerine düştükleri gaflet ağı; onların gözlerini kör etmiş, zihinlerini bulandırmıştı. Velhasıl kelam devlet kuşu çoktan Gazne otağını terk etmişti.

Çağrı Bey’in geri çekilme fikrini, niçin kesinlikle yasakladığını anlayan Selçuklu süvari kıtaları yarım hilal düzeniyle yavaşça Gazne ordusuna yaklaşmaya başlamıştı. Bu hareket ki yazımızın mukaddimesinde de bahsettiğimiz üzere 3. Türk perdesinin aralandığını haber veriyordu. Borazanlar çalındı. Sancaklar rüzgâra karşı savruldu. Kılıçlar kınlarından çıktı. Oklar temrenlerinden tutuldu. Yaylar kemankeşlerin ellerinde gerildi. Türk’ün dava ortağı kıratlar şahlandı. Nallar toprağı paraladı. Selçuklular disiplini bozulmuş, emir komuta zinciri ortadan kalkmış, su peşinde perişan olmuş Gazne ordusuna dehşet veren bir taarruzla saldırıya geçti.

Bu dehşetengiz taarruz karşısında paramparça olan Gazne kuvvetleri sağa sola yıkılan buğday başakları gibi Selçuklu palaları altında can verdi. Devlet kuşu, artık konduğu otağın tepesinde, hükümdarına güç ve azamet veriyordu. İşte, böyledir! Gafil olan hükmü yitirir, akılla hareket edense muktedir olmaya namzettir. Dua olsun ki Ey Genç Arkadaş, her daim akılla, izanla hareket edenlerden, ibret alanların hikayesinden dem alalım, vesselam…


1 Nisan 2026 Çarşamba

Bir Serlevha: Hindistan Fatihi Sultan Mahmud Gaznevî

Bir Serlevha: Hindistan Fatihi Sultan Mahmud Gaznevî*

Serlevhaları bilmek lazımdır, Ey Genç Arkadaş! Bizi, mazimizi, atimizi muhkem kılacak şuur evvelde yazılı olan serlevhalarda saklıdır. Bu niyetle, haydi, şimdi bir serlevha okumaya! İlâ-i kelimetullah davası uğrunda harcanan bir ömre, hürmetle...

“Türk & İslam” terkibini, bu terkibin tarihteki yankısını takip ettiğimizde bazı serlevhalarla karşılaşırız. Bu serlevhaların kimi şanlı bir hükümdarı kimi Hz. Allah’ın nusretiyle var olan şecaat dolu zaferleri kimi de devrinin ilminde mütebahhir payesiyle şereflenmiş İslam medeniyetlerini ihtiva eder. O serlevhalardan biri de bugün yüz milyonlarca Müslüman ahalinin yaşadığı Afganistan, Pakistan ve Hindistan topraklarını fetheden şanlı hükümdar; Gazneli Sultan Mahmud’dur. O; İslam’ın kılıcı, “Nasırü’l-Hak” yani hak dinin savunucusu olarak Türk & İslam tarihinin ilk sultanı, Müslümanların iftihar kaynağıdır. Nisan ayının 30. gününe denk düşen bir vakitte vefat eden Sultan Mahmud için, hiss-i iftiharın tesirinde, ecdadın cümlesine, okuyalım, bir fatiha, üç ihlas-ı şerife…

Gazneliler Devleti'nin Hükümdarları
Sultan Mahmud'un Gazne'deki türbesinin methalindeki bu kitabedeki isimler bizlerden dua bekliyor.

Bir Serlevha

Kıymetli Okuyucu, şimdi kendinizi uçsuz bucaksız bir düzlükte hayal ediniz. Türkistan’ın hudutsuz düzlüklerinde dikili bir yazıtın önündesiniz. Ve evet! Karşınızdaki bu yazıt bizim yukarıda zikrettiğimiz serlevhalardan biridir. Serlevhanın mukaddimesinde “Sultan Mahmud Gaznevî” ismi yazılıdır. Dikkat ve rikkatle yazıtın en tepesindeki 3 kelimeden müteşekkil bu isim, size bir başka iki ismi de telkin eder. Bu iki ismi okumaya gayret etseniz de nafile. Okuyamazsınız. Lakin bilirsiniz, 2 isim vardır! Sultan Mahmud Gaznevî o iki ismi size hürmetle işaret eder. Hâsılı, bu şanları pek isimler kimlere aittir?

Düzlükte tek başınıza olduğunuz halde, küçük tepelerin ardından gelen nal ve kamçı sesleri at kişnemelerine karışırken bir bulut tepenizden geçmektedir. Tek bir bulut. Derken bir yıldırım çarpar! Şimdi yazıtın yanında bir kapı belirmiş, kapının her iki yanında da ağır zırhlı ve teberleri ellerinde olduğu halde iki Gazneli gulam (köle asker), sizi içeriye davet etmektedir. Kapıya yönelirsiniz. Kapının iki kanadı vardır. Sol kanatta “Alp”, sağ kanatta ise “Sebük” lafızları Arabî harflerle nakşedilmiştir. Anlarsınız ki az önce okumaya muktedir olamadığınız isimler, bunlardır. Kapının ardına adımınızı attığınızda iki taht tüm haşmetiyle sizi karşılar. Yeşil zümrütle müzeyyen tahtın üstündeki sancakta “ata” ve al yakutlarla müzeyyen diğer tahtın üstündeki sancakta ise “baba” lafızları gözünüze ve gönlünüze çarpar. Ve tahtta oturan iki yiğit adam, ruhlarıyla tahtı doldururken yeşil zümrütlü tahtın sahibi yiğit, işaret eder, “Yaklaş!” diye. Siz, hürmetle bu iki tahta yaklaşırsınız. Tahtın önünde elinize bir ferman verilir. Fermanı okumaya başladığınızda ayaklarınıza incili bir kaftan serilir, dizlerinizin üzerine oturur ve elinizde ferman olduğu halde okumaya devam edersiniz. Ferman, iki sütundan müteşekkildir. Birinci sütun Alp Tekin’i ikinci sütun Sebük Tekin’i anlatmaktadır. Peki, Tekin namıyla maruf devlete hâkim bu hükümdarlar kimlerdir? İşte, bu sualin cevabı da aşağıdaki dizelerdedir.

Gaznelilerin Bayrağı
Alp Tekin ve Sebük Tekin

Bizde “devlet” asla durağan olmayan, daimî hareketi ve tetikte olmayı icab eden yüce bir görüntü ve mana arz eder. Oysa tarih sahnesinde oklarımızı doğrulttuğumuz Batı’daki devlet durağandır, sabittir. Bu sabit yığın, cihan hâkimiyetinden ilâ-i kelimetullah davasına uzanan bir destanda Türklerin kızıl elması olmuştur ve Türkler, bu ilahi davanın sancaktarını uzun bir zamandır sükût etmiş halde beklemektedir. Yazımıza mevzu değil amma ilk kelimeden buraya ettiğimiz lafların özünde, ruhunda “devlet” vardır ve bu kelimenin manasına vakıf Sultan Mahmud Gaznevî, az önce isimlerini zikrettiğimiz bu iki Tekin ile hayat gailesine “Bismillah” diyerek başlayabilme lütfuna mazhar olmuştur. Nasibdar olmak demek, tam olarak budur. Çünkü bu Tekin’den biri olan “Alp”, Samanî tahtının gölgesinde yetişmiş bir köle askerdir, namlı, şanlı, işini bilen bir devlet adamı olarak, “ata” namıyla hüküm sahibi olmayı bilmiştir. Diğer Tekin, Sebük Han ise Mahmud’un babası olarak, Alp Tekin’den aldığı miras ile, bir gulam olduğu halde, devlet ricalinden olmayı bilmiş, devletin sırrına haiz olmuş, evlatlarının tahsiline azami hassasiyet göstermiş büyük bir “baba”dır. Sultan Mahmud, bu iki büyüğün gölgesinde yetişmiş, esasında başına devlet kuşu konmuş bir şehzadedir.

Devlet Kuşu Nereye Konacak?

Samanî Devleti’nin bir uç beyi olarak İran’ın doğusunda düzen ve istikrar kuran Alp Tekin’den 13 sene sonra Gazne tahtına yine Samanî hanedanına bağlı olma şartıyla Sebük Tekin çıktı. Sebük Tekin, efendisi Alp Tekin gibi dirayetle bu memleketi idare etti. Oysa bağlı olduğu Samanî hanedanı tam bir inkıraz halinde, çöküş içerisindeydi. Gazne’deki idare öyle bir noktaya geldi ki icraatta Samanî Devleti, Gazne tahtına tabii idi. Komşularla yaşanan sıkıntılar, Sebük Tekin mührüyle müzakere ediliyor, onun himmet ve gayretiyle Samanî hükümdarları tahttan, mülkten emin olabiliyordu. Vakit geldi, geçti. Sebük Tekin’in kapısı da nihaî hükmün sahibinin emriyle çalındı. Vakit tamamdı.

“Emîr Nâsırü’d-dîn (Sebük Tekin’den bahsediyor) Hind memleketlerini zabt ve tanzim işini halledince Emîr Razî Ebû’l-Kâsım Nûh bin Mansûr-i Sâmânî’nin (Samani hükümdarı) ricasıyla Horâsân ve Mâverâü’n-Nehr’e yöneldi. (…) Sebüktegin üç yüz seksen yedi senesi Şa’banında cennet bahçelerine koştu.” Doğu İslam tarihini anlatan ve tarihçiler nezdinde kıymeti yüksek Ravzatü’ṣ-Safâ isimli eserin -ki müellifi Mîrhând’dır, eserin dili Farsçadır ve Mîrhând eserini Alî Şîr Nevâî’ye ithaf etmiştir- Gazneliler bahsinde Sebüktekin’in vefatı bu sözlerle anlatılıyor. Birçok farklı dile tercüme edilen bu kıymeti yüksek eserin Gazneliler bahsi müstakil olarak Erkan Göksu tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Sebüktekin, vefat ettiğinde (Ağustos 997) kardeşi Buğracuk, Herat ve Puşenc Valisi; oğullarından Mahmud, Horâsân ordularının kumandanı; Nâsır, Büst şehrinin yöneticisi; İsmail, Gazne ve Belh hâkimi olarak idaredeydi. En küçük erkek çocuk, Yusuf ise tahminen üç yaşındaydı.

Horâsân ve Mâverâünnehir Neresidir? Bugünkü memleketimizin doğusunda yer alan Erzurum şehrinin de Horasan isimli bir ilçesi vardır. Esasında İran’ın doğusunu kasteden ve Türk tarihi açısından çok önemli bir bölge olan Horâsân sözcüğünün (خراسان) manası Eski Farsça’da güneşin doğduğu yer anlamına gelir. Mâverâünnehir (ماوراء النهر) ise köken olarak Arapçadan ilim dünyasına yayılmış bir kavram olarak “nehrin ötesi” anlamına gelir ki bugünkü Kazakistan topraklarının bir kısmı, Özbekistan ve Tacikistan hudutlarının büyük bir bölümü Mâverâünnehir’de yer alır. Tarihçiler bu bölgeyi Türkistan’ın kadim bir parçası olarak zikretmişlerdir.

Bir Pendnâme, Bir Şehzade, Bir Saltanat

Pendnâmeler; hususî olarak bir kişiye, genel olarak da toplumun cümlesine nasihat etme maksadıyla, tecrübeli kişiler tarafından kaleme alınan eserlerdir. Sebüktekin de oğlu Mahmud için bir pendnâme yazmıştır. Lakin kaderin bir cilvesi olacak ki taht-ı saltanatı Sebüktekin oğlu Mahmud’a değil onun küçüğü İsmail’e bırakmak istemişti. Mührün fani sahibi böyle arzu etmiş ise de mülkün ve mührün ebedi sahibi başka bir kanaatte idi. Sebüktekin, efendisi Alptekin’in kızından mahdumu olan İsmail’i halefi ilan etmiş ve emirlerinin, kumandanlarının da itaatini emretmişti. Dediği de oldu, İsmail Gazne tahtına oturdu amma velakin kendisi, sadakati hakiki surette talip olduğu işini bilmekle, işinin ehli olmakla değil, altın saçarak elde edebileceğini zannetti. Filvaki yanılıyordu. Dalkavuklar ve hudut tanımayan zorbalar etrafını bir anda sarmıştı.

Mahmud, babasının vefatını öğrendiğinde bu acı haberi metanetle karşılayıp babasının ruhu için dualar etti. Nişabur’dan kardeşi İsmail’e elçi Hamûlî vasıtasıyla bir mektup gönderdi. Mektubunda kardeşine müşfik hislerini izah ederken, ikazdan da geri durmadı. Zira o, saltanat için tek makul seçenek olduğunu ölçüyle hareket ederek gösterdi. Pendnâme kime yazılmıştı? Kaderin cilvesi ki Mahmud için bir sabır imtihanı yaklaşıyordu. Bu imtihanı kazanacak mıydı? Mahmud; evvela iyi niyetini gösterdi, taht şehri Gazne’nin kendisine verilmesini buna karşılık Belh ve Horasan topraklarını kardeşi İsmail’e bırakacağını söyledi. Lakin sözler, nasihatler yerini kıskançlık ve hasede bırakmış, İsmail ağabeyine savaş açmıştı.

Âhiru’d-Devâi el-Keyyü

Arapçada bir söz vardır: Âhiru’d-devâi el-keyyü yani deva için başvurulacak en son çare, dağlamaktır. Mahmud, kardeşi İsmail’i ikna edemeyince bu sözü dile getirip askerini ileri sürer. Kısa süren bir harbin neticesinde tüm leşker, kumandan ve emirler saf değiştirip Mahmud’un yanında sancak dalgalandırdığında, devlet kuşu konacağı yeri emin şekilde seçip kendini gösterdiğinde İsmail teslim olmak zorunda kalır. Ve işte böylece taht, Mahmud’a nasip olur (Miladi 998). Öyle ya, “devlet” neydi? “Devlet” muktedir olmayı gerektiren bir makamdı. Dalkavukların, zorbaların kümelendiği bir devlet, devlet değildi. Şimdi “emînü’l-mille” namıyla (ümmetin/milletin koruyucusu) Mahmud, tahta çıkacak; kâğıt üzerinde kalmış, esasını kaybetmiş Samanî bağlılığını sona erdirecek, Horasan’da itibarını pekiştirdikten sonra huzurunda askerleri olduğu halde şöyle bir yemini dile getirecektir: “Ya İlahî! İslam dinine yardım etmek ve İslam’ın düşmanlarını söküp atmak maksadıyla her yıl gaza için Hindistan’a gitmeyi kendime farz kılıyorum. Bizi mansur ve muzaffer eyle. Niyetimizi halis eyle.”

Sultan Mahmud vefat ettiğinde Gaznelilerin toprakları batıda Azerbaycan, Irak; doğuda Hindistan'ın içleri, kuzeyde Aral ve Issık Gölü kıyıları, güneyde ise Gücerat hudutlarına dek uzanıyordu.

Hindistan Fatihi: el-Gaznevî

Neşredilen bilmem kaç yazı, kitap daima Mahmud’un fetihlerinden bahsetse de bizler için mühim olan, onu baş tacı eden zaferlerinin sırrıdır. Hindistan’daki putperestler üzerine 17 seferle birçok memleketi İslam sancağı altına alan Sultan Mahmud, nasıl oldu da bu şöhrete vasıl oldu? Tahta çıkış hikayesi, ölçülü hareket etmesi, mücadele ruhunu katiyen kaybetmeden iktidarını pekiştirmesi, ilme ve âlimlere kıymet vermesi ve en önemlisi itikadi cepheden kuvvetli bir iman ve inançla İslam’a hizmeti onu mümtaz bir şahsiyet haline getiriyor. Dünyada deni’ olandan yüz çeviren Sultan Mahmud, ebedi bir paye ile ilelebet var olacak bir serlevhanın baş ismi oluyor. İşin sırrı burada. İşin aslı burada. 17 seferle, elde ettiği mal ve mülkün öldüğünde kendisine bir fayda veremeyeceğini bilen Sultan Mahmud, yaşadığı zahidane hayatıyla da günümüze, günümüzün Müslümanlarına nasihat ediyor. Bizim nasibimize de bu serlevhadan ibret almak, verilen nasihatleri kulağımıza küpe etmek kalıyor, vesselam…  

Gazne'deki türbesini temsil eden eski, renkli bir gravür
Sultan Mahmud için okuma önerileri

1. Gazneli Sultan Mahmud, Prof. Dr. M. Hanefi Palabıyık

2. Afganistan ve Hindistan’da Bir Türk Devleti Gazneliler, Prof. Dr. Erdoğan Merçil

3. Hindistan Fatihi Gazneli Sultan Mahmud Otağ IV, Prof. Dr. Şimşirgil

4. Gazneliler Ravzatu’s-Safa, Tercüme ve Notlar Erkan Göksu

*Bu yazı, Nisan 2026’da Genç Motto dergisinin Motto Tarih kısmı için Ömer Faruk Salar tarafından kaleme alınmıştır. Ömer Faruk Salar, kalemi mürekkebe değmişlerden el almış davaya sahip çıkmaya gayret eden bir Türkçe öğretmenidir.

  Bir Şehit Sultan: Abdülazîz Han Sultan Abdülazîz’in Şehadeti: 4 Haziran 1876 Şehit Sultan, Abdülazîz Han 4 Haziran… Hesabı verilmemiş ...