Akka Müdafaası & Cezzar Ahmed Paşa*
Akka Zaferi – 20 Mart 1799
Üç satır sözün içinde geçse de Akka’yı, namı gönlümüze değen Cezzar Ahmet Paşa’yı, bu zaferin şerefyâb sahiplerini yeniden hatırlamalı. Ey Genç Arkadaş! Küstah Fransız’a atılan okkalı tokadın yıl dönümünde, Akka Destanı’nı yâd etmeye, buyurun.
![]() |
| Türk ordusu, Akka önlerinde Fransız kuvvetleri ile dövüşüyor. |
Vaziyet Çetin, Çaresi Tek!
1775 yılları… Teknikle
ilerleyen, kollarını cihanın en ücra memleketlerine uzatmış bir ahtapot gibi
insanları ve o insanların maddi zenginliklerini yutan Batı, kendi içerisinde de
harp halinde. Pay büyük, hisse büyük. Peki; hissesi kapış kapış, paylaşma
kavgası namına esasında paylaşılamayan şey ne? Elbette ki bütün cihan.
Cihangirlik sevdasıyla
memleketleri sadece huzur ve adaletle idare eden ecdadın o yıllarda derdi pek.
Nedir bu dert? Ne yok ki… Kaht-ı ricalden tut da daldaki armudun boğazına
düşeceğinin hesabını yapan başıbozuk tayfalar, din-i İslam kürsülerinde beşikten
ulemalığa terfi etmiş ilimden bihaber kimseler, tahta namzet şehzadelerin
zihinlerine konan kafesler ve bu kafesleri duvarlarla ören berbat kafalar…
Dertler pek âlâ olsa da ruhun ve gönlün içinde bitmek bilmeyen, din-i İslam’la
berdevam edecek olan hakiki imanımız; cemiyetimizin hâlâ kandili, sönmeyecek
bir ziya gibi dertlerimizin esas çaresi…
Payitahtın ve tüm İslam
mülkünün o yıllardaki manzumesini kaleme alsalar üstteki satırlar zannımızca
izaha kâfi gelir amma bu satırlar dilden sarf edildiğinde yürekten kopan
parçaları hangi kelime izah eder? Vaziyet çetindir, derdi ise tektir. İslam’ın nurunda toplanmış,
toparlanmış, sahabenin şuuruyla şuurlanmış, evvelki fetihlerle kendini cihanda
ispat etmiş Türk & İslam medeniyetinin yegâne mevcudiyeti bu çetin
vaziyetin tek çaresidir. Peki, bu çetin halin tek kaynağı dahili meseleler
midir? Heyhat ki hayır! Devletin içerisindeki bu hali gören Frenklerin hesabı
şimdi tedavüldedir. Niyetleri eski, antik hülyaları deşmek suretiyle şarka
hâkim olmaktır. Bu işi yapmaya cüret eden cüce bir adam esasında ahtapotun bir
kolu idi. Öyle bir kol ki karakterinde zerre miskal şeref olmayan, çaresiz bir
anda haysiyetsizce, zalimane kararları tatbik etmekten çekinmeyen insafsız bir
asker müsveddesi. Bizimkisi de ne lakırdı ama! Gavurdan şeref beklemek, zor
vakitlerde âlimâne bir duruş hayal etmek. Olmayacak iş. Dedik ya, bunlar
ahtapotun birer kollarıdır. Bu kollardan biri de şimdi Mısır açıklarındadır.
Napolyon’un Mısır’ı
İşgali
Fransızlar; eski
ihtişamını yitirmiş, kuvveti ıskat olmuş imparatorluğumuzun kadim eyaleti
Mısır’ı ve belki de tüm Suriye’yi de işgal etme hevesindedir. Paris’in
rutubetli, pis ve nahoş sokaklarını kesen dik taş binaların birinde yapılan
hesap kitap, cüce Fransız’a heyecan vermektedir. Şarka yelken açmak, Helenistik
rüyalarda kaybolmak… Çölün hudutsuz ufkunda lirik bir düş kurmak… Bunlar
kinayeli sözlerdir. Hesabın maddi ciheti yani Fransız kuvvetlerinin toplam
büyüklüğü ise şu şekildedir: Yaklaşık 30 bin piyade, 3 bin 500 süvari, bin 600
topçu, 167 hırsızlık namına orduya katılan güya ilim adamı, 55 gemi ki bunların
13’ü “hat” ismiyle maruf devasa savaş gemileri, 60 sahra topu, 40 kuşatma topu…
Liste uzayıp gidiyor. Niyetin ardındaki iştahı tasavvur etmek pek de zor değil,
hele ki bu günlerde.
Hisse kapma sevdasıyla
Fransız donanması, bu zalim güruhu 2 Temmuz 1798 gününün ilk saatlerinde
İskenderiye’ye çıkardı. Artık İslam mülkünde gözü olan ahtapotun kollarından
biri hudutsuz bir iştahla işgale başlamıştı. Napolyon, İslam cemiyetinin
içindeki inkırazı daha da derinleştirmek, ulemanın işgale tepkisinin tesirini
en aza indirme gayesiyle yalana da sarıldı. Kuvvetlerinin büyüklüğüne rağmen
başvurduğu yalanların başında güya Fransızlar, İslam ve hükümlerine karşı değiller,
Kuran ve Peygamber’e saygı duymaktalar ve Mısır halkına özgürlük bahşetmeye
geldiler. Ne kadar da tanıdık geldi öyle değil mi Ey Sevgili Kari! Yıllar geçse de zalimin ağzından çıkan yalan
katiyen değişmiyor, beyinlerindeki maddeye hükümran olma aşkı bitmek tükenmek
bilmiyor.
Sahi, ne idi bu seferin
maksadı? Külli miktarda bilmem ne kadar asker ve topla bu memlekete gelenlerin
niyeti ne idi? Ağızlarından düşmeyen onur, düzen, hukuk, medeniyet lakırdıları
aslında şunu ifade etmektedir: işgal, cebir ve hile ile inşa edilmiş, canların
“hiç” uğruna harcandığı bir dünya düzeni.
Mısır’dan Suriye’ye
Uzanan Ahtapot Kolu
Mısır’da ilerleyen
Fransızlar 22 Temmuz’da Kahire’yi de işgal ettiler. Amma velakin ağustos ayına
gelindiğinde Napolyon’un seferi adeta buradan kaçmaya mecbur olunan bir
serüvene dönüştü. Çünkü ahtapotun kollarından İngiliz şubesi kendi çıkarlarına
maruf bir hesapla Nil önlerindeki Fransız donanmasına hücum etti. Bu hücumun
neticesinde Fransız donanması yok edildi. Artık Fransızlar, Osmanlı toprağında
ne aradıklarını dahi esasında bilmeyen bir zalim topluluk olarak akıbetlerini
yaşayacaklardı. Bu serüvenin son sözlerini yazacak kişi Napolyon değildi ve o,
bunu henüz bilmiyordu. Fransızların şark macerasının nihai sözlerini, “Cezzar”
lakaplı bir Osmanlı paşası Akka önlerinde yazacaktı. Peki, kimdi bu paşa? Ne
millettendi? Maksadı ne idi?
“Cezzar” Ahmed Paşa
Osmanlı’nın medeniyet
tasavvurundaki “insan” kıymeti, Cezzar Ahmed Paşa gibi devlet adamlarının
hizmetlerinde temayüz etmiştir. Devlet “insan” kıymetini bilmelidir zira
devletin temeli insandır. Sadakatle devletine hizmet edenler, esasında devletin
ta kendisidir. Ahmed Paşa da yetişmiş bir Osmanlı devlet adamı olarak evvela
Mısır’da, ilerleyen yıllarda da Suriye’de bulunmuş, bölgede devletin aleyhine
olan topluluk ve olaylar karşısında çok sert tedbirler almıştır. Kendisi
Boşnak’tır.
Oryantal kafalar Ahmed
Paşa’nın zalim olup kan dökmeye hevesli olduğu iftirasını ata dursun; o,
idarede gevşeklik gösterenlere karşı sert hareket etmiş, devlete karşı oluşan
zararı telafi etmeye gayret etmiş ve bu zararın mesullerini de asla
affetmemiştir. Hal böyle olunca da kendisine “Cezzar” lakabı verilmiş ki manası
hayvan kesen kasap anlamındadır. Ahmet Paşa’yı devrin şartları sert
tedbir almaya mecbur etmiştir. Bu meseleyi ve lakabının manasının esbabını bu
hudutlar içerisinde düşünmek lazımdır. Her nefis, meseleye kendi zaviyesinden
bakar. Her çeşme içinden ne akar ise yolcusuna onu sunar. Bizler şu hâlde
meseleye kendi zaviyesinden bakanların maksatlarını bilmeye, su içmeye
yeltendiğimiz çeşmelerden ne aktığını anlamaya mecburuz. Tarih ilmi ve ecdadın
hatırası için bu, elzem bir harekettir.
Ahmet Paşa Sayda
bölgesindeki idaresi ile devletin kuvvet ve istikbalini tahkim ederken Avrupalı
tüccarların bu bölgede oluşturduğu kurnaz düzene de çomak soktu. Akka, Sayda ve
Beyrut’taki ticari faaliyetleri devletin çıkarları doğrultusunda yeniden
düzenledi. Pamuk, hububat ve ipek ticaretinden pek de zenginleşen Fransız
tüccarları, Napolyon’un Mısır macerasından çok daha evvel Cezzar Ahmet Paşa’yı Sultan
Selim Han’a şikâyet ettiler. Bu şikâyetin bir neticesi olmadı. Devlet,
Cezzar’ın arkasındaydı.
Yafa’daki Katliamdan Akka’ya
Mısır’dan Suriye’ye
umutsuzca taarruza geçen Fransızlar Yafa’daki Osmanlı garnizonuna saldırdılar. Şubat
1799 yılında Yafa’ya giren Fransızlar Osmanlı şehir garnizonunu teslim aldı.
Buraya kadar askerlik şerefi ile harbeden Fransızların başındaki zalim zat,
izahı mümkün olmayan bir kararla kendi kurmaylarını dahi şaşırttı. Esir edilen
3 binden fazla Osmanlı askerini infaz edeceğini açıklayan Napolyon Bonapart; bu
kararını mağlubiyetinden yıllar sonra dahi savunmuş, Garp kafasının Şark’a olan
hiç değişmeyecek bakışını esasında özetlemiştir. Heyhat ki, bu zalimlerden aman
beklemek zaten nafile bir iştir. Al-i İmran Suresi’nde Yüce Allah bizi
uyarıyor: “Ey İman Edenler! Sizden olmayanları sırdaş edinmeyin. Onlar
size kötülük etmekten geri durmazlar, sıkıntıya düşmenizi isterler. Kinleri
ağızlarından taşmıştır, kalplerinde gizledikleri ise daha büyüktür. Eğer
düşünürseniz, size âyetleri açıkladık.” Bu ikazı bilen ve gereğini icra
eden Cezzar Ahmet Paşa, Akka surlarını müstahkem bir surette tahkim ettikten
sonra Napolyon’un zalim sürüsünü beklemeye koyulur.
Akka Surları Önünde – 18
Mart 1799
Cüce Fransız, Akka
şehrinin kapısına dayandığında ağzından köpükler fışkıran kuduz bir it gibi
Cezzar Ahmet Paşa’yı tehdide yeltenir. “Kaleyi ver! Yoksa…” sözleriyle
Yafa’daki azgınlığını işaret ederek Türk kuvvetlerini sindirmeye cüret eder. “Tehdit
ve iğraza matuf Frenk kağıtları” denilerek cevap dahi verilmeyen Napolyon’un
mektupları tek bir yanıt alır. Karşı top ateşi! Avrupa’da krallarla, adı sanı
namıyla yürümüş generallerle muhavereye alışmış olan Napolyon, Cezzar Ahmet
Paşa tarafından muhatap alınacak bir sima dahi değildir. O, kapıya zorla
dayanmış bir kuduz köpek gibidir. İtlafı lazımdır mümkün değilse de
uzaklaştırılması. Harp başlar. Fransızların çaresiz saldırıları surlara çarpan
dalgalar gibi ince ince kıyılır ve mağrur Napolyon askerleri Türk topçu
ateşinin karşısında geri çekilmeye mecbur kalırlar. Kuşatma çıkmaza girer oysa
Bonapart’ın acelesi vardır. Akka, derhal düşürülmelidir.
Planlar boşa çıkar,
Cezzar Ahmet Paşa Fransız saldırılarını tek tek kırar, huruç harekatlarıyla
düşmanı bezdirir ve uzun kuşatma savaşlarında Avrupa ordularının başına bela
olan veba, nihayet Fransız ordu kampında baş gösterir.
Napolyon Bonapart, bizim sathımızda
asker müsveddesinden hallice, gaddar, zalim ve kan dökücü sıfatlarına mazhar bu
zat; ilk mağlubiyetini Türklerden alıyordu. Ordusunu Mısır’da bırakarak kaçan
Fransız komuta heyeti basiretsizce fakat fütursuzca giriştikleri bu işten yüz
çeviriyordu. Yaralı olan silah arkadaşlarına zehirle intihar etmeyi dahi
emreden bu zalimler arkalarına bakmadan kaçıyordu. Akka, bir zafer belki ama
medeniyetimizin inkırazını da anlatan, solmuş bir çiçek bahçesinin içerisinde
kalmış kırmızı bir güldür aslında. Hatırası ilelebet gönüllerde terennüm
edilecek bu zaferin mimarı, Cezzar Ahmet Paşa da büyük bir isimdir esasında.
Napolyon zulüm ile abat
olunamayacağının büyük bir misali, Cezzar Ahmet Paşa ise sadakatle devletine
hizmet edenlerin rahmetle anılacağının en büyük hikayelerinden biri. Cehennem
sebepsiz değil cennet ise ucuz değil. Selam olsun cennete gayret eden
yüreklere, selam olsun devletine, milletine sadakatle hizmet edenlere…
*Bu yazı, Şubat 2026’da Genç Motto dergisinin Motto Tarih kısmı için Ömer Faruk Salar tarafından kaleme alınmıştır. Ömer Faruk Salar, kalemi mürekkebe değmişlerden el almış davaya sahip çıkmaya gayret eden bir Türkçe öğretmenidir.
