1 Mart 2026 Pazar

Akka Müdafaası & Cezzar Ahmed Paşa

Akka Müdafaası & Cezzar Ahmed Paşa*

Akka Zaferi – 20 Mart 1799

Üç satır sözün içinde geçse de Akka’yı, namı gönlümüze değen Cezzar Ahmet Paşa’yı, bu zaferin şerefyâb sahiplerini yeniden hatırlamalı. Ey Genç Arkadaş! Küstah Fransız’a atılan okkalı tokadın yıl dönümünde, Akka Destanı’nı yâd etmeye, buyurun.

Türk ordusu, Akka önlerinde Fransız kuvvetleri ile dövüşüyor.


Vaziyet Çetin, Çaresi Tek!

1775 yılları… Teknikle ilerleyen, kollarını cihanın en ücra memleketlerine uzatmış bir ahtapot gibi insanları ve o insanların maddi zenginliklerini yutan Batı, kendi içerisinde de harp halinde. Pay büyük, hisse büyük. Peki; hissesi kapış kapış, paylaşma kavgası namına esasında paylaşılamayan şey ne? Elbette ki bütün cihan.

Cihangirlik sevdasıyla memleketleri sadece huzur ve adaletle idare eden ecdadın o yıllarda derdi pek. Nedir bu dert? Ne yok ki… Kaht-ı ricalden tut da daldaki armudun boğazına düşeceğinin hesabını yapan başıbozuk tayfalar, din-i İslam kürsülerinde beşikten ulemalığa terfi etmiş ilimden bihaber kimseler, tahta namzet şehzadelerin zihinlerine konan kafesler ve bu kafesleri duvarlarla ören berbat kafalar… Dertler pek âlâ olsa da ruhun ve gönlün içinde bitmek bilmeyen, din-i İslam’la berdevam edecek olan hakiki imanımız; cemiyetimizin hâlâ kandili, sönmeyecek bir ziya gibi dertlerimizin esas çaresi…

Payitahtın ve tüm İslam mülkünün o yıllardaki manzumesini kaleme alsalar üstteki satırlar zannımızca izaha kâfi gelir amma bu satırlar dilden sarf edildiğinde yürekten kopan parçaları hangi kelime izah eder? Vaziyet çetindir, derdi  ise tektir. İslam’ın nurunda toplanmış, toparlanmış, sahabenin şuuruyla şuurlanmış, evvelki fetihlerle kendini cihanda ispat etmiş Türk & İslam medeniyetinin yegâne mevcudiyeti bu çetin vaziyetin tek çaresidir. Peki, bu çetin halin tek kaynağı dahili meseleler midir? Heyhat ki hayır! Devletin içerisindeki bu hali gören Frenklerin hesabı şimdi tedavüldedir. Niyetleri eski, antik hülyaları deşmek suretiyle şarka hâkim olmaktır. Bu işi yapmaya cüret eden cüce bir adam esasında ahtapotun bir kolu idi. Öyle bir kol ki karakterinde zerre miskal şeref olmayan, çaresiz bir anda haysiyetsizce, zalimane kararları tatbik etmekten çekinmeyen insafsız bir asker müsveddesi. Bizimkisi de ne lakırdı ama! Gavurdan şeref beklemek, zor vakitlerde âlimâne bir duruş hayal etmek. Olmayacak iş. Dedik ya, bunlar ahtapotun birer kollarıdır. Bu kollardan biri de şimdi Mısır açıklarındadır.

Napolyon’un Mısır’ı İşgali

Fransızlar; eski ihtişamını yitirmiş, kuvveti ıskat olmuş imparatorluğumuzun kadim eyaleti Mısır’ı ve belki de tüm Suriye’yi de işgal etme hevesindedir. Paris’in rutubetli, pis ve nahoş sokaklarını kesen dik taş binaların birinde yapılan hesap kitap, cüce Fransız’a heyecan vermektedir. Şarka yelken açmak, Helenistik rüyalarda kaybolmak… Çölün hudutsuz ufkunda lirik bir düş kurmak… Bunlar kinayeli sözlerdir. Hesabın maddi ciheti yani Fransız kuvvetlerinin toplam büyüklüğü ise şu şekildedir: Yaklaşık 30 bin piyade, 3 bin 500 süvari, bin 600 topçu, 167 hırsızlık namına orduya katılan güya ilim adamı, 55 gemi ki bunların 13’ü “hat” ismiyle maruf devasa savaş gemileri, 60 sahra topu, 40 kuşatma topu… Liste uzayıp gidiyor. Niyetin ardındaki iştahı tasavvur etmek pek de zor değil, hele ki bu günlerde.

Hisse kapma sevdasıyla Fransız donanması, bu zalim güruhu 2 Temmuz 1798 gününün ilk saatlerinde İskenderiye’ye çıkardı. Artık İslam mülkünde gözü olan ahtapotun kollarından biri hudutsuz bir iştahla işgale başlamıştı. Napolyon, İslam cemiyetinin içindeki inkırazı daha da derinleştirmek, ulemanın işgale tepkisinin tesirini en aza indirme gayesiyle yalana da sarıldı. Kuvvetlerinin büyüklüğüne rağmen başvurduğu yalanların başında güya Fransızlar, İslam ve hükümlerine karşı değiller, Kuran ve Peygamber’e saygı duymaktalar ve Mısır halkına özgürlük bahşetmeye geldiler. Ne kadar da tanıdık geldi öyle değil mi Ey Sevgili Kari!  Yıllar geçse de zalimin ağzından çıkan yalan katiyen değişmiyor, beyinlerindeki maddeye hükümran olma aşkı bitmek tükenmek bilmiyor.

Sahi, ne idi bu seferin maksadı? Külli miktarda bilmem ne kadar asker ve topla bu memlekete gelenlerin niyeti ne idi? Ağızlarından düşmeyen onur, düzen, hukuk, medeniyet lakırdıları aslında şunu ifade etmektedir: işgal, cebir ve hile ile inşa edilmiş, canların “hiç” uğruna harcandığı bir dünya düzeni.

Mısır’dan Suriye’ye Uzanan Ahtapot Kolu

Mısır’da ilerleyen Fransızlar 22 Temmuz’da Kahire’yi de işgal ettiler. Amma velakin ağustos ayına gelindiğinde Napolyon’un seferi adeta buradan kaçmaya mecbur olunan bir serüvene dönüştü. Çünkü ahtapotun kollarından İngiliz şubesi kendi çıkarlarına maruf bir hesapla Nil önlerindeki Fransız donanmasına hücum etti. Bu hücumun neticesinde Fransız donanması yok edildi. Artık Fransızlar, Osmanlı toprağında ne aradıklarını dahi esasında bilmeyen bir zalim topluluk olarak akıbetlerini yaşayacaklardı. Bu serüvenin son sözlerini yazacak kişi Napolyon değildi ve o, bunu henüz bilmiyordu. Fransızların şark macerasının nihai sözlerini, “Cezzar” lakaplı bir Osmanlı paşası Akka önlerinde yazacaktı. Peki, kimdi bu paşa? Ne millettendi? Maksadı ne idi?

“Cezzar” Ahmed Paşa

Osmanlı’nın medeniyet tasavvurundaki “insan” kıymeti, Cezzar Ahmed Paşa gibi devlet adamlarının hizmetlerinde temayüz etmiştir. Devlet “insan” kıymetini bilmelidir zira devletin temeli insandır. Sadakatle devletine hizmet edenler, esasında devletin ta kendisidir. Ahmed Paşa da yetişmiş bir Osmanlı devlet adamı olarak evvela Mısır’da, ilerleyen yıllarda da Suriye’de bulunmuş, bölgede devletin aleyhine olan topluluk ve olaylar karşısında çok sert tedbirler almıştır. Kendisi Boşnak’tır.

Oryantal kafalar Ahmed Paşa’nın zalim olup kan dökmeye hevesli olduğu iftirasını ata dursun; o, idarede gevşeklik gösterenlere karşı sert hareket etmiş, devlete karşı oluşan zararı telafi etmeye gayret etmiş ve bu zararın mesullerini de asla affetmemiştir. Hal böyle olunca da kendisine “Cezzar” lakabı verilmiş ki manası hayvan kesen kasap anlamındadır. Ahmet Paşa’yı devrin şartları sert tedbir almaya mecbur etmiştir. Bu meseleyi ve lakabının manasının esbabını bu hudutlar içerisinde düşünmek lazımdır. Her nefis, meseleye kendi zaviyesinden bakar. Her çeşme içinden ne akar ise yolcusuna onu sunar. Bizler şu hâlde meseleye kendi zaviyesinden bakanların maksatlarını bilmeye, su içmeye yeltendiğimiz çeşmelerden ne aktığını anlamaya mecburuz. Tarih ilmi ve ecdadın hatırası için bu, elzem bir  harekettir.

Ahmet Paşa Sayda bölgesindeki idaresi ile devletin kuvvet ve istikbalini tahkim ederken Avrupalı tüccarların bu bölgede oluşturduğu kurnaz düzene de çomak soktu. Akka, Sayda ve Beyrut’taki ticari faaliyetleri devletin çıkarları doğrultusunda yeniden düzenledi. Pamuk, hububat ve ipek ticaretinden pek de zenginleşen Fransız tüccarları, Napolyon’un Mısır macerasından çok daha evvel Cezzar Ahmet Paşa’yı Sultan Selim Han’a şikâyet ettiler. Bu şikâyetin bir neticesi olmadı. Devlet, Cezzar’ın arkasındaydı.

Yafa’daki Katliamdan Akka’ya

Mısır’dan Suriye’ye umutsuzca taarruza geçen Fransızlar Yafa’daki Osmanlı garnizonuna saldırdılar. Şubat 1799 yılında Yafa’ya giren Fransızlar Osmanlı şehir garnizonunu teslim aldı. Buraya kadar askerlik şerefi ile harbeden Fransızların başındaki zalim zat, izahı mümkün olmayan bir kararla kendi kurmaylarını dahi şaşırttı. Esir edilen 3 binden fazla Osmanlı askerini infaz edeceğini açıklayan Napolyon Bonapart; bu kararını mağlubiyetinden yıllar sonra dahi savunmuş, Garp kafasının Şark’a olan hiç değişmeyecek bakışını esasında özetlemiştir. Heyhat ki, bu zalimlerden aman beklemek zaten nafile bir iştir. Al-i İmran Suresi’nde Yüce Allah bizi uyarıyor: “Ey İman Edenler! Sizden olmayanları sırdaş edinmeyin. Onlar size kötülük etmekten geri durmazlar, sıkıntıya düşmenizi isterler. Kinleri ağızlarından taşmıştır, kalplerinde gizledikleri ise daha büyüktür. Eğer düşünürseniz, size âyetleri açıkladık.” Bu ikazı bilen ve gereğini icra eden Cezzar Ahmet Paşa, Akka surlarını müstahkem bir surette tahkim ettikten sonra Napolyon’un zalim sürüsünü beklemeye koyulur.

Akka Surları Önünde – 18 Mart 1799

Cüce Fransız, Akka şehrinin kapısına dayandığında ağzından köpükler fışkıran kuduz bir it gibi Cezzar Ahmet Paşa’yı tehdide yeltenir. “Kaleyi ver! Yoksa…” sözleriyle Yafa’daki azgınlığını işaret ederek Türk kuvvetlerini sindirmeye cüret eder. “Tehdit ve iğraza matuf Frenk kağıtları” denilerek cevap dahi verilmeyen Napolyon’un mektupları tek bir yanıt alır. Karşı top ateşi! Avrupa’da krallarla, adı sanı namıyla yürümüş generallerle muhavereye alışmış olan Napolyon, Cezzar Ahmet Paşa tarafından muhatap alınacak bir sima dahi değildir. O, kapıya zorla dayanmış bir kuduz köpek gibidir. İtlafı lazımdır mümkün değilse de uzaklaştırılması. Harp başlar. Fransızların çaresiz saldırıları surlara çarpan dalgalar gibi ince ince kıyılır ve mağrur Napolyon askerleri Türk topçu ateşinin karşısında geri çekilmeye mecbur kalırlar. Kuşatma çıkmaza girer oysa Bonapart’ın acelesi vardır. Akka, derhal düşürülmelidir.

Planlar boşa çıkar, Cezzar Ahmet Paşa Fransız saldırılarını tek tek kırar, huruç harekatlarıyla düşmanı bezdirir ve uzun kuşatma savaşlarında Avrupa ordularının başına bela olan veba, nihayet Fransız ordu kampında baş gösterir.

Napolyon Bonapart, bizim sathımızda asker müsveddesinden hallice, gaddar, zalim ve kan dökücü sıfatlarına mazhar bu zat; ilk mağlubiyetini Türklerden alıyordu. Ordusunu Mısır’da bırakarak kaçan Fransız komuta heyeti basiretsizce fakat fütursuzca giriştikleri bu işten yüz çeviriyordu. Yaralı olan silah arkadaşlarına zehirle intihar etmeyi dahi emreden bu zalimler arkalarına bakmadan kaçıyordu. Akka, bir zafer belki ama medeniyetimizin inkırazını da anlatan, solmuş bir çiçek bahçesinin içerisinde kalmış kırmızı bir güldür aslında. Hatırası ilelebet gönüllerde terennüm edilecek bu zaferin mimarı, Cezzar Ahmet Paşa da büyük bir isimdir esasında.

Napolyon zulüm ile abat olunamayacağının büyük bir misali, Cezzar Ahmet Paşa ise sadakatle devletine hizmet edenlerin rahmetle anılacağının en büyük hikayelerinden biri. Cehennem sebepsiz değil cennet ise ucuz değil. Selam olsun cennete gayret eden yüreklere, selam olsun devletine, milletine sadakatle hizmet edenlere…

*Bu yazı, Şubat 2026’da Genç Motto dergisinin Motto Tarih kısmı için Ömer Faruk Salar tarafından kaleme alınmıştır. Ömer Faruk Salar, kalemi mürekkebe değmişlerden el almış davaya sahip çıkmaya gayret eden bir Türkçe öğretmenidir.

  Bir Şehit Sultan: Abdülazîz Han Sultan Abdülazîz’in Şehadeti: 4 Haziran 1876 Şehit Sultan, Abdülazîz Han 4 Haziran… Hesabı verilmemiş ...