1 Aralık 2025 Pazartesi

Akdeniz’e Türk Mührü: Rodos’un Fethi 20 Aralık 1522

Akdeniz’e Türk Mührü: Rodos’un Fethi 20 Aralık 1522[1]

Rodos…  Akdeniz’in Anadolu kıyılarına komşu ak kayalardan gözlere yansıyan bir incidir. 1522’nin Haziran ayında, bu inci tanesini Türk & İslam’ın gerdanlığına dahil etmek isteyen Muhteşem Süleyman’ın ordusu Rodos’a çıkmıştır. Ey Genç Arkadaş! Şimdi, bu kutlu fethin hikayesini, 503 sene sonra ecdada hayır dualarıyla birlikte yeniden yâd edelim.  

Rodos Kalesi ve kasabası

Rodos ki Bozburun’u, Anadolu’yu bin 900 metreden seyreder. Akdeniz sathını atlastan temaşa eden gözler hiç şüphesiz der ki, bu Rodos toprağı sanki Anadolu’dan bir parça, onun Akdeniz’e açılmış bir kapısı, diye tarif eder. Evet, 500 küsur sene evvel Anadolu’da uzunca bir zamandır hükümran olan Türk & İslam kılıcının gayreti nihayet Rodos surlarına da dayanacaktır. Peki, Rodos’ta o vakitlerde kimler vardır? Bu küçük ada kimin hükmü altındadır? Bu suallere cevap vermeden önce biraz öteye, Rodos’un fethinden 400 küsur sene önceye uzanmak lazım gelir.

Akdeniz’e Sürülen Tapınakçılar

Haçlıların İslam topraklarına musallat olduğu zamanlardı. Kudüs esirdi ve kurtarılmalıydı. 1099 senesinde Müslümanlar için başlayan bu musibet yıllar, nihayetinde Suriye ve Mısır’ı tek bir sancak altında toplayan Selahaddin Eyyubi komutasında sona erecekti. Selahaddin evvela Filistin’i fethedecek, Haçlıları bozguna uğratacak, ardından Kudüs’te çan sesi sükût edecek, minarelerin şerefelerinden ezan sesleri yeniden yükselecekti. Miracın kalbi bu şehrin izzetini kurtaran İslam askeri Haçlıları kıyıya sürecek, hak ile batılın mücadelesi Akdeniz’de devam edecekti. İlerleyen yıllarda ise Filistin’e tekrar hücuma cüret eden Haçlı krallarını bin pişman eden Selahaddin, Haçlı artıklarını, onlardan geriye kalan tapınak şövalyeleri ismiyle nam salmış eşkıyaları Filistin’den tamamen söküp atacaktı.

İslam tarihçilerinin İsbitâriyye ismiyle zikrettikleri, işte bu güruhun mensupları, 1309 senesinde satırlarımıza mevzu bahis olan Rodos Adası’na geldiler. Niyetleri; Kudüs’e, Hicaz’a, başka İslam memleketlerine giden her bir Müslüman kafilesini durdurmak, onların mallarını gasp etmek, maddi cephesi kuvvete izhar kimseler için ise fidye almak, bu mümkün değilse de işkence edip öldürmekti. Yıllar geçiyor, tapınak şövalyelerinin mekân bellediği Rodos’un namı, İstanbul’da, Osmanlı sultanlarının sarayında icabına bakılması gereken bir mesele haline geliyor, planlar yapılıyordu.

81 Hektarlık Dev Kale

18. yüzyılda Rodos surları

1309 senesinde adaya ayak basan mağlup tapınakçılar 81 hektara yayılan çok büyük bir müstahkem kaleyi Rodos’ta inşa etti. Bir husus var ki, dikkate şayan. Bu hususu bir sualle izah etmeye başlayalım: Rodos’ta 81 hektarlık devasa bir kale inşa etmeye tapınakçıların parası nasıl yetti? Öyle ki bunlar, Kudüs’ten sürülmüş, mağlup edilmemişler miydi? Bu suale denk gelen cevabın kaynağı ise Avrupa’da saklıdır. Tapınakçı taifesinden başka ismi türlü türlü, zikredilmesi pek de müşkül Haçlı hizipleri, Müslümanlardan ele geçirdikleri zenginlikleri Avrupa’daki şatolarına taşıdılar. Öyle zenginleştiler ki krallara hatta papazların başı olan Roma’daki papazbaşına dahi karşı gelmeye cüret ettiler. Ancak gün geldi, Kudüs’te elde ettikleri şan ve şöhreti, Sultan Selahaddin başlarına geçirdi. Vazgeçmediler, Akdeniz’den iş tutmaya, Müslümanlarla çarpışmaya devam ettiler. Lakin kendileri artık Avrupa’da caka satamıyor, düzenin önündeki engel olarak görülüyorlardı. Tapınakçılar da fırsatı evvelden görüp kendi dindaşlarından gelecek olan husumeti kestirerek Avrupa’ya taşıdıkları harami hazinesini Rodos’a getirdiler. Kanla, gaddarlık ve hırsızlıkla elde ettikleri zenginliğin her bir akçesi işte Rodos’taki bu büyük kalenin inşasında kullanıldı.

Günümüzde Rodos Kalesi
Sefer Vaktidir!

Müslümanların başına gelen birçok musibetin müsebbibi olan, Cem Sultan’ı Rodos’ta himaye edip Türklere karşı koz olarak kullanan tapınak şövalyelerinin hakkında gelme işi, Sultan Süleyman’a  kalmıştı. Süleyman Han, babası Yavuz’un Mısır’ı fethinden sonra Rodos’un ehemmiyetinin artık son raddeye geldiğini görüyor, serasker ve diğer devlet adamlarıyla yaptığı istişareler neticesinde sefere niyet ediyordu.

Tarihler 1522 yılının Haziran ayını gösterdiğinde Parlak Mustafa Paşa kumandasındaki kalabalık Osmanlı donanması Çanakkale Boğazı’nı aşıp Adalar Denizi’ne yelken açmıştı. Haziran ayının sonlarına gelindiğinde ise Osmanlı güçleri Rodos ve etrafındaki kaleleri kuşatmaya, asıl hesaplaşmanın vuku bulacağı Rodos Kalesi önlerinde görülmeye başlamıştı. 26 Haziran’da 10 bin kişilik -ordunun asli kuvveti- artık Rodos Kalesi önlerindeydi. Sultanın buyruğunu alan Osmanlı topçusu 81 hektarlık devasa Rodos Kalesi’ni dövmeye başlamıştı.

Kalınlığı yer yer 8 ila 12 metreyi aşan surların topçu ateşi karşısındaki inanılmaz mukavemeti Osmanlı saflarındaki saçı sakalı ağarmış kıta çavuşları dışında, acemi oğlanları ümitsizliğe sevk etmişti. Ömrü hayatını seferden sefere harcayan dal kılıç yeniçeri serdengeçtileri şöyle dediler: “Topçunun yaklaşamayacağı kadar ince bir hesapla inşa edilmiş küffarın surları… Hendekler ki çok çetin çok derin… Gedik açmak bir hayli zor ve uzun sürecek, velakin açılsa dahi arkasında kafirin inşa ettiği ikinci bir sur var. Hatta ve hatta ikinci bir gedik var. Küffar sanki bunları bilmiş, sanki bunları evvelden tahmin etmiş gibi… Bir de göğüslerine geçirdikleri haç ile Hakk’a şirk koşan bu ehl-i salip ordusu surların üstünde şeytani bir kendini beğenmişlikle avunuyor, korkan silahdaşını avutuyor. Ziyan yok, köhne Roma’nın başşehri Kostantiniyye düştü, yedi düvel Frenk avenelerinin müdafaaya kalkıştığı Belgrad düştü! Bu da düşecek lakin uzun sürecek.”

 Tüm Avrupa Rodos’ta

Tapınakçılar öyle milletleri bir araya getirmişti ki ismi debdebe ile anılan nice Avrupalı silahşor, haçlı saflarında Osmanlı ordusuna karşı Rodos Kalesi’ni müdafaaya kalkışmıştı. İspanyol, İngiliz, Fransız, Alman ve İtalyanlara ait taburlar Rodos surlarında Osmanlı ordusunun karşısındaydı. Düşmanın komutasını Philippe Villiers de L'Isle-Adam isminde, Hristiyanların “üstad” namıyla dile getirdikleri haçlı kumandanı üstlenmişti. Kale savunulmalı, Türklere karşı son adama kadar savaşılmalıydı.

Haçlıların Kumandanı Philippe Villiers de L'Isle-Adam 

Sultan Süleyman, ordusunun başında kaleyi fethetmek üzere burçlara yapılan taarruzları bizzat takip ediyor, kusurları olan paşaları sert bir dille ikaz ediyordu. Topçu ateşi özellikle İngiliz ve İspanyol burçlarında bir ara derin gediklerin açılmasını sağladı ve Osmanlı yeniçeri taburları surların topyekûn çöküşüne şahit oldu. Bu esnada yeniçeri kıtalarından yükselen “Allah! Allah” nidaları altında taarruza kalkan Osmanlı kuvvetleri sur enkazı üzerinde Hristiyanlarla göğüs göğse çarpıştı. Melun kafir, baştan aşağı demir elbiseler içerisinde savaşarak İslam askerinin içeriye girmesine mâni oldu. Birçok taarruzda nice kahraman surların altında can aldı, can verdi ve şehit düştü.

Yeniçeriler, taarruza geçiyor!

Fethin Şafağı

Güneş kıpkızıl bir ışıkla günü aydınlatırken Rodos Kalesi cehennemi yaşıyor, Türk & İslam’ın teknik kuvveti ve imanından aldığı karşı konulamaz bir irade ile Osmanlı ordusu harbin son taarruzuna hazırlanıyordu. Haziran ayında kayaların üzerine oturmuş, burçlarıyla çift kanatlı bir ejderhaya benzeyen Rodos Kalesi, Aralık ayında artık terbiye edilmiş, surları delik deşik edilmiş, hali perişan bir şekilde akıbetini bekliyordu. Türkler son taarruz için hazırdı!

Muhteşem Süleyman

Hristiyanlara pek çok defa akıbetleri hatırlatılmış olmasına rağmen, onlar mağrur şekilde kaleyi müdafaa edebileceklerini düşünerek gafilce harp yolunu seçmişlerdi. Ancak kalenin bu terbiye edilmiş hali ve verdikleri zaiyat onları dehşetli gözlerle Türk hücumunu izlemeye mecbur bıraktı. Eğer son taarruzla Türkler muvaffak olursa harp kanunu, teamüller ne olacağı hususunda düşmana dehşetengiz cümleler sarf ediyordu. Sur üstünde, kuşatma başlamadan evvel silahdaşlarına kuvvet ve cesaret telkin eden şövalyeler dahi teslim olunmadığında neler olacağını katiyen biliyor, akıbetlerini bekliyorlardı. Ve nihayet Grand Master dedikleri, gafilce ecdada direnen şu ismi uzun, boyu da uzun Hristiyan komutan Philippe Villiers de L'Isle-Adam teslim olmayı kabul etti. Güya şerefle direndi, öyle mi? Akıbeti belli iken dahi şeytanın vesveselerinde iz aramayı şeref addeden bu şeref yoksunu saçı sakalı ağarmış Hristiyan beyi Sultan Süleyman’a teslim oldu.

200 yıldır Akdeniz kıyılarında korsanlık ve hırsızlıkla müthiş bir zenginlik elde eden, gözlerini kan bürümüş bu zalimler yatağı, Sultan Süleyman’ın ibriğinden dökülen Gümüşsuyu ile tertemiz hale geliyordu.  Artık Rodos’ta Türk hükmü altında huzura doğru 400 sene sürecek bir dönem başlıyordu.

Ey Genç Arkadaş! Rodos’a git, gör, hisset. O surlar altında ila-yi kelimetullah davası için şehit olan ecdadı hayır dualarıyla an. Kaybettiğimiz bu incinin, boynumuza şerefle taktığımız kızıl elmanın gerdanlığını hatırla, hataları zihninden çıkarma. Kul olmaya gayret et, kula kulluk edenlere buğz etmeye devam et.

   



[1] Bu yazı, Aralık 2025’te Genç Motto dergisinin  Motto Tarih kısmı için Ömer Faruk Salar tarafından kaleme alınmıştır. Ömer Faruk Salar, kalemi mürekkebe değmişlerden el almış davaya sahip çıkmaya gayret eden bir Türkçe öğretmenidir. 


  Bir Şehit Sultan: Abdülazîz Han Sultan Abdülazîz’in Şehadeti: 4 Haziran 1876 Şehit Sultan, Abdülazîz Han 4 Haziran… Hesabı verilmemiş ...