14 Mayıs 2026 Perşembe

 Bir Şehit Sultan: Abdülazîz Han

Sultan Abdülazîz’in Şehadeti: 4 Haziran 1876

Şehit Sultan, Abdülazîz Han

4 Haziran… Hesabı verilmemiş hatta iftira ile azabı katmerlenmiş, mesuliyeti milletin sırtında acı bir tarih… Ey Genç Arkadaş! Bu yazıda, bu acı tarihte katledilen bir şehit sultanın hikayesini bulacaksınız. Belki de araladığınız bu kapının ardından sırtınızdaki bu yükün zerresinden kurtulacaksınız! Duamız olsun: Akıbet hayır, gözlerde hakikat daim olsun!

“Azîz” ne demektir? Kamusun sayfalarını çevirip ع harfiyle raks eden ز ile birlikte Şemseddin Efendi’nin satırlarına göz gezdirdiğinizde “o” kelime dikkatinizi çeker. “Kıymettâr” tüm pırıltısıyla size bakmaktadır. Pekâlâ, kıymettâr ne demektir? Kıymete sahip olan, kıymetli manalarıyla izah ederiz bu kelimeyi, belki de zihnimizdeki en kıymetliyle tasavvur ederiz. Bir insan hüviyetine bürünse bu kelime; hakikat şu ki ismiyle müsemma, icraatlarıyla mazimize kıymetinden kıymet katan bir aslan edalı, pehlivan bir sultanın sayesiyle zihnimize yansıyacaktır. Ne var ki ona reva görülenler, onu katledenler, onun azîz hatırasına taarruz edenler, hakikatin karşısında eriyip gidecekler, güneşi ceketlerinin astarında kaybedenler, gün geldiğinde, “o” günde bu gafletlerinin hesabını veremeyeceklerdir. Bizim imanımız tam olarak budur.  



Sözlükteki manasından da öte, kıymet sözcüğüne kıymet katan Sultan Abdülazîz Han Hazretleri, o meşum günde katledilmiş, 4 Haziran Türk & İslam tarihine karanlık bir gün olarak yazılmış, zalimlerin iftiralarıyla Müslümanların halifesinin “intihar” ettiği yalanı türlü türlü sayfalara sızmış, nihayetinde milletin sırtında bu kanlı vaka geçmişten bîhaber nice insanla bu günlere dek gelebilmiştir. Bu yalanı hâlâ ağzına alan utanmazlar vardır! Biz, intihar kelimesi ile Sultan Azîz’in ismini aynı cümlede dahi zikretmekten imtina ederiz. Bizim hassasiyetimiz budur ve evet, hakikati zikreden tarihi kayıtlar da bunu ispat etmekte, görmeyen göze, duymayan kulağa gerçekleri haykırmaktadır. Rabbimiz, bizi doğru yoldan ayırmasın ve zihnimize şu ayet-i kerimenin manası rehberlik etsin, şuurumuz bu hakikati ebediyen unutmasın: “And olsun biz, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık. Bunların kalpleri vardır ama onlarla kavrayamazlar, gözleri vardır ama onlarla göremezler, kulakları vardır ama onlarla işitemezler. Onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da şaşkındırlar. İşte, asıl gafiller onlardır.” A’râf Suresi’nde Cenâb-ı Hakk’ın buyurduğu bu ayet-i kerimeden sonra Sultan Abdülazîz hakkında söylenen bu “intihar” yalanı göğsümüzdeki yarayı bin kat daha deşiyor. Hakikatin gün yüzüne çıktığı, bilmem kaç sene sonra dahi güneşin engellenemez surette peyda olduğu şu günlerde bu yalanı ağzına alan utanmazlara, gafillere değil sözümüz. Bizim sözümüz, onun azîz hatırası ile gözleri ve kalpleri titreyen genç Müslüman kardeşlerimizedir. Onlar ki bu hakikatleri katiyen muhafaza edecek, kendilerinden sonra gelen kardeşlerine öğretecek, geriye hak ile batılın mücadelesinde hakkın yanında saf tutmuş hayırlı bir ömür bırakacaklardır. Bu satırları yazan acizin istikbaldeki niyeti de bundan başka bir şey değildir!

Kimdir Sultan Abdülazîz Han?

Sultan Abdülazîz, 32. Osmanlı padişahı ve 96. İslam halifesidir. Mahdumu olduğu babası Sultan İkinci Mahmûd’un hanımı Pertevniyal Valide Sultan, Azîz’i 7 Şubat 1830’da Eyüp’te Mahmudiye Sarayı’nda doğurmuştur. Onun doğumuyla Osmanlı donanması top atışları gerçekleştirmiş, İstanbul halkı bu mutlu haberi donanmanın top atışları eşliğinde öğrenmiştir. Küçük yaşlarından itibaren dinî ilimlerde ilerleyen Azîz, fen bilimleriyle de yetiştirilmiş, müstesna bir saray mensubu şehzade olarak tahta namzet, Yavuz’un adımlarını takip edecek bir aslan mesabesindeydi. Tanzimat denilen, içtimaı hayatı felce uğratan, ahlaksızlığı yayan nice kanun ve düzenlemenin açtığı yarayı tamir edecek olan Şehzade Azîz’den beklenenler elbette yüce bir görüntü arz ediyordu. Lakin o, bu ağır yükü çekmeye, milletine hizmet etmeye hazırdı. Ağabeyi Sultan Abdülmecîd, 25 Haziran 1861’de vefat ettiğinde tahta çıktı. Artık fidanın başında, hükmün otağında Sultan Abdülazîz Han Hazretleri vardı.



Karakteri, Hizmetleri ve Tereddütleri

Abdülmecîd Han, vefat etmeden hemen önce, kardeşi Abdülazîz’in kulağına son bir gayretle ikaz manasındaki şu sözleri söylemişti: “Vükelâ (devlet adamlarını kastediyor), bana ihanet ettiler!” Ey Azîz, şimdi şanın pektir. Tahtın kudreti sendedir. Lakin tedbiri sakın ha, elden bırakma! Zira etrafın aç kurtlarla çevrilidir. Peki, bu aç kurtlar kimlerdir? Bunların kimler olduğu bahsine geçmeden evvel Sultan Abdülazîz’in hizmetlerinden bahsetmek isabetli olacaktır. Çünkü milletin yararına, devletin istifadesine sunulan her bir hizmet bir başka yerde ihanetin filizini de yetiştirir. Bu ihanet filizi ne elîm ki tarihimize keskin bir terkiple derin yaralar açan şu sözün kendisinden kuvvet bulmuştur: Kaht-ı rical! İnsan yoksunluğu manasına gelen bu terkipten de anlaşılacağı üzere, Osmanlı’nın son devrinde devletin sıkıntılarına çare bulacak, devleti ayağa kaldıracak şuurlu devlet adamları ne yazık ki yoktur. Padişahlar tektir! Ve etrafları sadakati azalmış, kendi menfaat ve rahatı için devletin kapısına dayanmış kimselerle çevrilmiştir. Bu dairenin ortasında devletin ve milletin istikbali ve istiklalini muhafaza edecek bir tek kişi, o da şimdi iş başındadır.



Dindar bir kimse olan Abdülazîz Han, takva sahibi bir Müslümandı. Namazını dikkatle kılmaya ehemmiyet gösterir, çokça Kurân-ı Kerîm okumaya vakit ayırırdı. Öyle ki fedâ-i can eylediğinde de Yusuf Suresi’ni okuduğu kayıtlarda geçmektedir.

Tahta çıktıktan sonra memleketin dertlerine çare bulmak üzere evvela İstanbul dışına çıkmış, 1863’te Mısır’ı ziyaret etmiş, 4 sene sonra da askeri bir harekât dışında Avrupa’yı ziyaret eden ilk Osmanlı padişahı olmuştur. Dertlerin çaresini, tekniğin bilgisini öğrenme ve bu itibarla hareket etme maksadını taşıyan Abdülazîz Han, memleketin faydasına olacak birçok işin fikir temelini bu seyahatlerde atmıştır.

Mekteb-i Harbiyeyi açan, bugün hâlâ dimdik ayakta olan İstanbul Üniversitesinin ana binası Harbiye Nezaretini inşa ettiren Sultan Abdülazîz’dir.  Osmanlı donanmasını tahta çıktıktan kısa bir vakit sonra modernize etmeye gayret eden Sultan Abdülazîz, kurduğu tersanelerde zırhlılar imal ettirmiştir.



Askerî ve sivil birçok eğitim müessesesini hizmete açan Sultan Azîz’in siyasî, askerî ve iktisadî sahalarda aldığı ve alacağı tedbirler düşman devletlerin dikkatine duçar olmuştur. Velhasılı kelam bu düşman devletler, “kilit içeriden tutmaz” planıyla hareket ederek emellerinin peşinde vazgeçmeden koşturup durmuşlardır. Ve nihayetinde Erkan-ı Erbaa diye adlandırılan çakal sürüsünden hallice bir ayaktakımı Sultan Abdülazîz’in etrafına saçılmıştır. Esasında Sultan Abdülazîz; bu ayaktakımı, işe yaramaz, gafil ve hatta ahlaki karakter cihetinden zayıf kimseleri yanında tutarak millete olan fenalıklarını azaltmaya gayret edecektir. Sultan Abdülazîz’in idaredeki tereddütleri de işte bu kimselerdir.

Akıbeti: Hüsnü Şehadeti

Lakin, gayret ne yazık ki fayda vermeyecek ve ihtiras sahibi bu devlet adamları Sultan Abdülazîz’in akıbetini kana bulayacaktır. İsimlerini zikretmeye dahi gerek görmediğimiz bu gafil kimselerin fenalıklarını sadece bir sultanın katledilmesi hadisesi olarak görmemek gerekir. Onların bu karanlık fiili belki de nice insanın harplerde ölmesine, bilmem kaç senelik ata yadigarı memleketlerin elden çıkmasına zemin hazırlamıştır.

Tarih ilmi bize göstermiştir ki; Sultan Abdülazîz’i şehadete sürükleyenlerin o meşum cüreti, sadece bir tahtı devirmekle kalmamış, aynı zamanda kendinden yıllar sonra gelecek olan tüm darbecilere, milleti ve iradesini hiçe sayabilecekleri o karanlık kapıyı sonuna kadar aralamıştır.

Şahsî Menfaatiniz İçin…

Sultan Abdülazîz’in tahttan indirilmesini takip eden günlerde cuntaya karşı derin öfkesini dile getirenlerden biri de Yusuf Kâmil Paşa’dır. Yusuf Kâmil Paşa darbecilere en üst perdeden tepki göstererek “Şahsi menfaatleriniz için devletin ve milletin menfaatlerini pâyimâl ettiniz!” diyecek, bu fenalığın memleket sathında nice felakete sebep olacağını söylemiştir. Evet, Yusuf Kâmil Paşa sanki istikbale açılmış bir pencereyi görmüş olacak ki  “…Artık uyanmaz kabul edilen en meşum fitneyi uyandırdınız. Göreceksiniz, bundan sonra neler olacak! Devletin tarihinde hiçbir hal’ (tahttan indirme) işi yoktur ki, çok büyük belalara sebep olmamış olsun...” demiştir. 

30 Mayıs’tan 4 Haziran’a

30 Mayıs 1876 gününün ilk saatlerinde harekete geçerek padişahın sarayını kuşatan cuntacılar, şahsi garazları doğrultusunda İslam askerinin namlusunu da kendi iğrenç emelleri doğrultusunda kullandılar. Asker, bunun bir tedbir olduğunu düşünmüştü. Kısacası at izi ile it izi birbirine karışmış, bu karışıklıktan istifade eden bulanık zihinler idareyi ele geçirmeye muvaffak olmuşlardı. Padişah ve ailesi, hal’ hadisesinden sonra aşağılık bir muameleye maruz bırakılmış, saraydan çıkarılıp Topkapı’ya nakledilen aile üyelerinin yanlarına herhangi bir eşya almalarına müsaade edilmemişti. Aile üyeleri arasında Sultan Abdülazîz’in Hanımı, Çerkes kökenli Neşerek Kadın Efendi de vardı. Kendisi darbecilerin sarayı bastığı vakitlerde hasta yatağından cebren kaldırılmış, bir hanımefendiye reva görülmeyecek muamele ile kayıklara yağmur altında bindirilmiş, üzerine bir ferace almasına bile izin verilmemiştir. Darbecilerin, Sultan Abdülazîz ve ailesine karşı sergiledikleri bu şahsi kin ne devlet adamlığına ne de insanlık vakarına sığacak cinstendir. Nihayetinde kadın efendi, maruz kaldığı bu fiziki zulme ve ruhundaki o derin kâbusa daha fazla dayanamayarak, eşinin şehadetinden kısa bir süre sonra kahrından vefat etmiştir. Kaderin cilvesidir ki; ismeti pâyimâl edilen bu hanımefendi, bir devrin vebalini namlusunun ucunda taşıyan Kolağası Çerkes Hasan Bey’in öz ablasıdır.

Cuntacılar Feriye Sarayı’nda

Sultanı evvela Topkapı’ya oradan da Feriye Sarayı’na getiren darbeciler sarayın yanındaki bir karakola üç uşak tayin ettiler. O günlerde bir korgeneralin aldığı maaşın 35 altın olduğunu düşündüğünüzde uşakların maaşının 135 altın olması kanlı ihanetin bir başka ispatıdır. Katilleri; para, mal, mülk ve makam ile ikna eden cüretkâr cuntacılar 4 Haziran’da Sultan Abdülazîz’i Kurân-ı Kerîm okurken katlettiler. İntihar yaygarası da işte o günlerden kalan, iptidai bir yalandan ibarettir. Bu kanlı hadise sadece bir padişahın hayatına son vermekle kalmamış; devletin namusunu, ordunun sadakatini ve adaletin terazisini de aynı hançer darbeleriyle yaralamıştır. Kurân-ı Kerîm’in nuru altında şehadete yürüyen Sultan’ın ardından uydurulan “intihar” hezeyanı hakikat ki milletin sırtına yüklenmiş, hesabı verilmemiş bir yalandır. Ne var ki Feriye’nin soğuk mermerlerine dökülen Sultan’ın kanının hesabını sormak üzere çok geçmeden faili meşhur bir kimse, adaletin kapısını çalacaktır.

Sultan Abdülazîz'in Kayınbiraderi Kolağası Çerkes Hasan Bey


Çerkes’in İntikamı

Padişahın kayınbiraderi olması, darbe gecesinin sabahına ablası ve ablasının evlatlarının uğradığı kabul edilemez hakareti gören, duyan Çerkes Hasan artık son raddededir. Cunta, Çerkes Hasan’ı Bağdat’a tayin etmiştir. Kolağası (Kıdemli Yüzbaşı) Çerkes Hasan, darbenin akabinde alınan bu kararın niyetini de pekâlâ sezmekte, öteden beri darbecilerin kendisinden çekindiğini bilmektedir. Yaşanan bu zulüm karşısında bütün İstanbul, Memalik-i Osmaniye, hatta tüm cihan sessiz kalsa, yaratılmış nefislerin hepsi sus pus da olsa Çerkes Hasan ne pahasına olursa olsun bu zulmün hesabını soracaktır. Bağdat’a gitmeyi kabul etmiştir. Âmirlerine tayin kararına hürmet ettiğini ve en kısa zamanda yola çıkacağını iletmiştir. Fakat bu hayırlı (!) kararın ardından vükelayı (darbeciler, Erkan-ı Erbaa) ziyaret edip, kapılarına yüz sürdükten sonra yola çıkmanın daha isabetli olacağına inanmaktadır. Maksadını ilgili kimselere açıp fikirlerini aldıktan sonra Paşalimanı’ndaki Serasker’in yalısına acele şekilde intikal edecektir. Uzun, siyah paltosunun altında ceketinin cebinde altı patlar revolver ve bir adet Çerkes kaması olduğu halde şimdi yoldadır. İstanbul semalarını karanlığa gömen kara bulutlardan çıkan gök gürlemeleri Hasan Bey’in yolunu aydınlatmaktadır. Ve Hasan Bey, Serasker yalısına varmak üzeredir.

Serasker Yalısından Mithat Paşa’nın Konağına

Serasker’in ikametinde olmadığını, vardıktan hemen sonra öğrenen Çerkes Hasan, darbecilerin diğer devlet görevlileri ile Beyazıt’ta Mithat Paşa’nın konağında bir toplantıda olduğunu öğrenmiştir. Geldiği yolu alelacele geri dönen Hasan Bey, şimşek gibi Sirkeci’den kıyıya çıkıp kiraladığı bir beygirle Soğanağa Mahallesi’ne varmıştır. Evet, vükela toplantıdadır!

Konağa varan Çerkes Hasan Bey üzerindeki askeri kıyafetin verdiği güvenle ve kendisini tanıyanların rehavette olmalarını fırsat bilerek toplantı yapılan geniş salonun kapısına dek çıktı. Aldığı derin bir nefesle çektiği besmele-i şerifin ardından kapıya yöneldi. Bir elinde revolver bir elinde de kama olduğu halde salonun kapısına dayandı. Mahmuzlarının çıkardığı ses ve kapıya şiddetle inen tekme, salondaki vükelanın heyecana boğulmasına yetti. Kapıyı kırıp içeriye dalan Çerkes Hasan, darbeci grubun gözlerine ateşten mamul, kesif bir zehir misalinde şedit bir bakışla haykırdı!

Davranmayın! Davranma Serasker!   

Çerkes Hasan’ı gören vükela dehşete kapılmıştır. Elinde silahları ile kapıyı kırıp içeriye giren bu namlı yiğit, kayınbiraderinin akıbetinin hesabını işte şimdi, en âdil şekilde sormaktadır! Çil yavrusu gibi kaçışmaya, masa altlarına ve perde arkalarına sığınmaya teşebbüs eden darbeciler hesabın tam ortasındadır. Heybetiyle salonu titreten Hasan Bey, “velinimetinin” intikamını alırken, aslında o odada sadece birkaç şahsı değil; koca bir devletin haysiyetini ayaklar altına alan o kirli zihniyeti de hedef almaktadır. Darbe masasında alınan şarap kokulu kararlar, barut kokusuyla dağılmış; “azîz” bir sultanın kanı üzerine bina edilen o sahte iktidar, bir yiğidin namlusundan çıkan mermilerle yerle bir olmuştur. Nihayetinde o gece konakta yankılanan her el ateş, mazlumun ahının yerde kalmayacağının ihtarından başka bir şey değildir.

4 Haziran’dan 15 Haziran’a

Yazımızın mukaddimesinde de zikrettiğimiz gibi kanlı bir tarihtir 4 Haziran… Bu kanlı tarihin hesabı 15 Haziran’da Çerkes Hasan Bey tarafından cüretkâr şekilde görülmüş, darbe grubundan bir kısım, hak ettiği akıbete uğratılmıştır. Onun hikayesini bilenlere, onun cüretini takdir edenlere, her daim hakkın yanında saf tutanlara selam olsun. Ve evet, Genç Arkadaş! Eşref Paşa’nın Abdülazîz Mersiyesi’nden bir beyitle Çerkes Hasan Bey’i yâd edelim:

Rabb-i izzet cennet itsün kabrini Çerkes Hasan

Kâmet-i Avni’ye ol esnada biçmişti kefen

Hasan Bey, sadece darbecilere bir kefen biçmekle kalmamış; bir devrin karanlık perdesini de o gece o konakta yırtıp atmıştır. Şehit Sultan Abdülazîz ve onun davasına inanıp, uğradığı haksızlığın hesabını soran Çerkes Hasan Bey’in ruhu içün, Ey Genç Arkadaş! Cüretkâr şu yazımızın nihayetinde, edelim dua ecdada, bir Fatiha ile üç İhlas-ı şerif, onların pak-i ruhlarına… 

Çerkes Hasan’ın Soğanağa’daki o meşum konakta aldığı intikam, şahsi bir öfkeden ziyade, aslında devleti bekleyen karanlık uçurumun önündeki son çırpınıştı. Zira o gece biçilen kefen sadece darbecilere değil, Sultan’ın yıllarca emek vererek inşa ettiği o devasa vizyonun da üzerine örtülmüştü. Darbecilerin Sultan’ı devirip katletmelerine mâni olunabilse idi eğer, Türk tarihinin en ağır mağlubiyetlerinden biri olan 93 Harbi belki de hiç yaşanmayacaktı. Ve yine ne acı ki Maçka’da temelleri atılan ancak akamete uğrayan Aziziye Camii de darbe hançeriyle heyhat ki kaderine terk edildi. 

Plevne önlerinde Osmanlı kuvvetleri Rus ordularına karşı duruyor! Gazi Osman Paşa'nın direnişi ile çaresiz bir harbin bir başka adıdır 93 Harbi...

93 Harbi ve Sultan Abdülaziz

Tarih içinde elbette ki “Şöyle olsa idi, böyle olurdu.” gibi laflar sarf etmek, tarihçiliğin şanına yakışmayan, abes ve hatta lakırdı cihetinden sözlerdir. Amma velakin gönlün ve zihnin buluştuğu bir fikir vardır ki -ve hatta bu fikir ispat köşesinden tam not almış, esaslı bir tespittir- bu fikir, Sultan Azîz’in tahttan indirilmesinden sonra vaki olan olaylar silsilesinin son halkası ile alakalıdır. Kastettiğimiz, tarihimizin belki de en ağır faciasıdır: 93 Harbi, nam-ı diğer son büyük Osmanlı-Rus çarpışması. Karadeniz’i ihata eden donanma-i hümayun 93 Harbi’nde ne acı ki bir girişimde bulunamamış, yüz milyonlarca altına tekabül eden maddi sarfiyat, nice emek ve gayret donanma cihetinde akamete uğramıştır. Osmanlı, 93 Harbi’nde elindeki ordu ve donanma kudretinin mühim bir kısmını Abdülazîz darbesi & katliamı sonrasında oluşan kişisel hırs ve husumetler neticesinde kullanamamıştır. Bu felaketin müsebbibi olanlar, özgürlük sevdasıyla yanıp tutuşanlar, esasında vatanı ateşin ortasına atanlardı. Olsundu! Gafil fikirleri muvaffak olsun da varsın vatan, ateşler içerisinde kalsındı…

Taşlık... Bu isimle zikredilen İstanbul'un mahzun bir tepesi... Eğer Sultan Azîz tahttan indirilmeseydi Boğaziçi'nin incisi olacak bir ihya projesiydi, Azîziye Camii... Yağlı boya tablo üzerinde betimlenen bu manzarada Azîziye Camii'nden geri kalan temel taşları görülüyor.

Akamete Uğrayan Bir Proje

Boğaziçi, Sultan Azîz’in hayallerinde ihya edilmiş bir cihan başşehrinin incileriyle donatılmış bir rüya idi. Bu rüyanın tasavvur edilen incilerinden biri de temelleri atılmış fakat Sultan Abdülazîz’in şehadetinin ardından kaderine terk edilmiş Osmanlı’nın son büyük selâtin camisi idi. Banisine nispetle Azîziye Camii-i Şerifi ismiyle zikredilecek, son dinin mensupları huşu içinde, Rablerine huzurla bu camide ibadet edecekti. Lakin olmadı. Olmasına müsaade edilmedi. Azîziye Camii, sadece bir camii projesi değildi. Sultan Azîz’in düşüncelerinde Boğaziçi, bugünkü güzelliğinden bambaşka bir surette, daha nazik, daha estetik görülecek, Boğaziçi mavisini yeşil bahçelerden temaşa edenler, belki bin kat daha hayran olacaktı. İlerleyen yıllarda temeli için getirilen büyük taş blokların orada unutulup kalmasıyla, camii arazisine “Taşlık” denmiş, camii projesi de unutulup gitmiştir. Lakin bu satırlar, bu satırları okuyanlar bu Azîz Hatırayı unutmayacak, kalpte kalan demler ve bu demlerin hayalleri, Rahman’ın nusretiyle istikbalde yeniden vücut bulacaktır. Vesselam…


30 Nisan 2026 Perşembe

Âlî Selçuk Tarih Sahnesinde: 1040 Dandanakan Zaferi

24 Mayıs 1040: Dandanakan Zaferi

Âlî Selçuk Tarih Sahnesinde – Büyük Selçuklu Devleti’nin Kuruluşu

Tuğrul Bey, kardeşi Çağrı Bey ile birlikte Selçuklu destanının başbuğları idi. 
Dedeleri Selçuk Gazi'nin izinde, Türk & İslam mefkuresinin peşinde, kızılelma için yürüdüler.


Dandanakan, Türk tarihinin mukaddimelerinden biridir. Devrin büyük kuvvetleri arasında sıkışıp kalmış bir avuç Türk, şimdi cihanşümul bir devletin temellerini atmak üzere harp meydanındadır. Baharın son demi mayıs ayı, hakkı olan hükümranlığı hakkıyla alan Selçukluların bir bayramıdır. Haydi okuyalım Ey Genç Arkadaş, bu şecaat dolu zaferin hikayesini.

Dandanakan, öyle bir zaferdir ki, esasında bir araya gelmiş, getirilmiş, çetin topraklarda yaşamaya mahkûm edilmiş bir milletin, “Yeter!” sözüdür, feryadıdır, hakkı olanı hakkıyla aldığı bir zaferin adıdır. Selçuklu ailesinin başı olan Gazi Selçuk, babası Dukak’ın soyuyla Oğuzlara mensup hakiki bir Türkmen cengaveridir. Dandanakan’a giden yol; işte bu cengaverin hikayesiyle başlar. Peki; bu Gazi Selçuk ve ailesi kimdir, mukavemetlerinin esası neyedir? Evvela bu bahsi bilmekle Dandanakan’a giden yolun izini sürmek lazımdır.

Âlî Selçuk ve Gazneliler

Türklerin tarih sahnesindeki perdelerini maziden atiye saymaya kalkışsak 3. perdeyi muhakkak ki Selçuklularla yâd ederiz. İlk iki perde Türkistan’dan hususiyetle batıya doğru genişlemiş lakin hakiki bir mefkure dairesinde teçhiz edilemediğinden geriye kalan izleri silinip kaybolmuştur. Bu hakiki mefkureden kastımız elbette ki Türklerin din-i mübin yani İslam’la müşerref ve İslam’ın bayraktarı olmasıdır. 3. perdenin sahibi ismiyle tarihte maruf olan Selçuklular, sahneye çıkmadan evvel bir kuvvetle cedelleşecekti. Bu kuvveti, 3. perdenin 1. merhalesi diye düşünmeli, Türk tarihinden gayrı bir yol olarak asla tasavvur etmemeliyiz. Kaderin cilvesi, akıbetin tayini… Ne denirse hayırla densin ancak birbiriyle harp etmiş dahi olsalar arkalarından ruhlarına her daim rahmet duaları edilsin… İşte, bahsini açtığımız ve Selçukluların tarih sahnesine çıkmadan evvel harp ettikleri bu kuvvet Gazne’deki Alp Tekin’in soyundan gelenlerdi. Türk soyundan oldukları halde Hindistan’a gerçekleştirdikleri fetihlerle Gazneliler için denilebilir ki onlar, 3. perdenin 1. merhalesidir.  

Gaznelilerin sultanı, Sultan Mahmud; büyük bir devlet adamı, İslam’ın kılıcı, halifeden aldığı meşruiyetle ve fetihleriyle hakiki bir İslam kumandanı olduğunu ispat etmişti. Onun bu merhalesinin arkasından gelen ve bizim 3. perde diye tasavvur ettiğimiz devrin 2. merhalesi de ne ilginçtir ki ona muhalif olan, Selçuklu ailesinin yükselişidir.

Selçuklu Sancağı
Gazi Selçuk’un Vefatı

Ailesini Cend kasabasına getirip obasını etraftan diğer Türk obalarıyla birleştirerek müşterek bir kuvvet haline getiren Gazi Selçuk 100 yaşını aşmış bir pir-i fâni olarak 1007 senesinde vefat etmişti. Müslüman olduktan sonra evlatlarına da dininin gereği olarak ilâ-i kelimetullah davası uğrunda savaşmayı, bu dairenin dışına katiyen çıkmamayı nasihat eden Gazi Selçuk’un büyük oğlu Arslan Yabgu, büyük devlet adamı, mahir siyasetçi Gazneli Mahmud’un davetlisi olarak Semerkant’ta ağırlanacaktı. Arslan Yabgu babasının vefatının ardından artık obanın başıydı. Türkmenler arkasındaydı. Bu müşterek kuvvet, etrafta hüküm süren diğer hükümdarları endişeye sevk etmişti. Arslan Yabgu; Türkmenlerin kendisine verdiği desteğin izzetiyle Semerkant’a, Gazneli Mahmud’un davetine icabet etti.

Semerkant’tan Kalincar’a

Semerkant’ta tertip edilen şölene gelen Arslan Yabgu’ya hitaben Sultan Mahmud esasında merak ettiği bir sualin cevabını alma maksadıyla söze başladı: “Gördüğünüz gibi biz çoğu zaman Hind’e gaza yapmaya gideriz; Horasan, askerden ve savunmadan boş kalır. Şayet bir düşman ortaya çıkar da nâibimiz (vekilimiz) sizden yardım isterse ne kadar atlı kuvvet gönderebilirsiniz?” Gaznelinin bu suali sormasındaki maksadı hiç şüphe yok ki Arslan Yabgu’nun arkasındaki gerçek Türk kuvvetinin ne olduğunu anlamaktı. Arslan Yabgu, suale cevap vermek üzere adamlarından bir ok aldı. Daha sonra oku işaret ederek -acı ki siyasetten yoksun bir cevapla- şöyle mukabelede bulundu: “Bunu kendi boyuma -Kınık boyunu kastediyor- gönderirsem 10 bin atlı, -eline yine bir başka ok alarak- eğer bunu da Balhan Dağları’na gönderirsem 100 bin atlı, -ve nihayet çıkardığı bir başka oku göstererek- bunu da Türkistan’a gönderirsem 200 bin atlı gelir.” dedi. Sultan Mahmud, bu yanıt karşısında parmağını ısırmış amma istediği cevabı da almıştı. Esasen hile ile davet ettiği Selçukluların başını ve oğlu Kutalmış’ı tutuklatıp Horasan’a çok uzak bir memleket olan Hindistan’daki Kalincar’a, müstahkem bir kaleye hapsetti. 1025 senesine tekabül eden bu olayla Selçuklular, başbuğlarını esaret altında bırakarak Balhan Dağları’na sığınmak zorunda kaldılar. Arslan Yabgu ailesinden çok uzaklarda, 7 yıl sürecek bir esaret altında, Kalincar Kalesi’nde, 1032 yılında vefat edecekti.

İki Yiğit Karındaş

Amcalarının akıbetini ibretle gören Tuğrul ve Çağrı Beyler obalarına, mesuliyetleri altında olan insanların canlarına ve mallarına kastedecek düşmanlara karşı ihtiyatla hareket ettiler. Tuğrul ve Çağrı Beylerin ihtiyatlı hareketi esasında onların coğrafyaya hâkim olmasıyla da izah edilebilir. Büyük kuvvetlerin; Gazneliler, Karahanlılar ve Samanîler arasında sıkışıp kalmanın ne denli güç ve belalı neticeler ortaya çıkardığını her ikisi de müşahede etmişti. Ehl-i basiret, bu topraklarda özgürce yaşamanın bedellerini düşünüyor; Selçuklu başbuğları bir çıkış yolu arıyordu.

Selçuklu süvarileri Gazne gulamlarının peşinde - Dandanakan Savaşı

Yeni Bir Memleket Yolunda

Amcasının Kalincar’a, esarete gönderilmesinden birkaç sene evvel Çağrı Bey kardeşinin de malumatı dahilinde batıya, yanında en güvendiği alperenleri olduğu halde bir keşfe çıktı. Nice yollar, sarp geçitler aşıldı. Üç bin Türk atlısının bu macera dolu seyahati türlü tehlikelerden, badirelerden sonra nihayet Van Gölü civarına  yetişmesiyle yeni bir noktaya ulaştı. Çağrı Bey, Anadolu’nun kapısı mesabesindeki bu topraklarda kızılelma sevdasına tutulmuştu. Türklerin kıyamete dek özgürce yaşayacağı o topraklar, işte bu memleketti. Derhal geriye, Horasan’a döndü. Kardeşi Tuğrul Bey ile bu durumu istişare etti. Nice tarihçi bu seyahatin menkıbevi bir mahiyet taşıdığını iddia etse de ilerleyen yıllarda Selçuklu akınları Anadolu’nun doğusunda görülecek, Selçuklu çift başlı kartal sancağı Ani Kalesi önlerinde dalgalanacaktı. Ama evvela Horasan’da, Selçuklu istiklalini ve hatta mevcudiyetini tehdit eden, büyük kuvvet Gazneli tehdidinin icabına bakılması gerekiyordu.

Önce Horasan Sonra Kızılelma

Tarihler 1035 senesini gösterdiğinde Selçuklular Gaznelilere karşı meşruiyet kazanacakları bir zafer elde ettiler. Tarihe Nesâ Savaşı olarak geçen bu harbin neticesinde Gazneliler ilk defa Selçukluları muhatap alıyor, yükselen bu kuvveti hem fiili hem de resmi manada tanımış oluyorlardı. 3 yıl sonra yine Selçuklu sancakları zafer nidalarıyla dalgalanıyor, Telhâb Zaferi ile Horasan’daki Gazne hükmü ortadan kalkıyordu. Bu zaferler tarihçilerin kalemiyle tarih kitaplarına kaydedilirken 1030 senesinde büyük sultan Gazneli Mahmud vefat etmiş, yıllar evvel Gazneli tacına konan devlet kuşu ortadan kaybolmuştu. Sonra uzaklardan bir haber geldi. Haberi getiren bir kervancı, Dandanakan denen yerde, Çin diyarından gelen tüccarları karşılayan bir kayalık üzerinde devlet kuşunu gördüklerini söyledi. Ve evet! Devlet kuşu Gazne otağını terk etmiş, konacağı yeni tacın, yeni tahtın ve yeni otağın Dandanakan’a geleceği günü beklemekteydi.

Selçuklu süvarileri

Dandanakan’a Doğru

Sultan Mahmud’un oğlu Mesud, kuvvetlerinin aldığı iki mağlubiyetin hesabını görmek üzere devasa bir ordu ile harekete geçti. 70 bin süvari ve 30 bin piyadeden müteşekkil, devrinin en üstün zırh ve gereçleriyle teçhiz edilmiş olduğu halde Selçuklular üzerine yürüyen Gazne ordusunda, fil birlikleri dahi mevcuttu. Bu korkunç ordu 1039 senesinde Ulyaâbâd mevkiinde Türkmenlerle karşılaştı ve onları bozguna uğrattı. Bu ilk savaş, Gaznelilerin maneviyatını yükseltti. Selçuklu kumandanları, başbuğları Çağrı Bey’in liderliğinde, alelacele harbe hazırlık yapmaktaydı. Lakin kuvvet dengesi büyük oranda Gaznelilerin lehine idi. Vaziyet, Selçuklular cihetinden karanlıktı. Alperenler, başbuğları Çağrı Bey’e geri çekilmeyi telkin etse de Çağrı Bey buna müsaade etmedi. İkinci karşılaşma Serahs Çölü’nde gerçekleşti. 27 Haziran 1039 senesine denk gelen bu harbi de Sultan Mesud ezici surette kazanmış görünüyordu.

Selçuklular ve Gazneliler arasında gerçekleşen iki ciddi çatışmanın ardından bir muahede imza edildi. Ancak bu, iki arslanın birbirini parçalamadan evvel aldıkları bir nefes gibi, kısa sürecek bir ateşkesti. Gazne ordusu ne denli büyük ve korkunç olsa da ovanın hâkimi, süratin mürâdifi Selçuklu kuvvetlerinin pes etmeye hiç mi hiç niyeti yok idi. Ve nihayet Sultan Mesud son darbeyi vurmak üzere 16 Mayıs 1040’ta Merv’e doğru yola çıktı. Yol çetindi. Zira çöl güzergahını takip eden mağrur Gazne ordusu, Selçukluların korkup kaçacağı fikrine kapılmıştı. Ne gafilce bir hareket! Oysa Çağrı Bey, kumandanlarına kati emirler vererek geri çekilmeyi kesinkes yasaklamış, ulaklar vasıtasıyla gönderilecek emirlerin süratle icrasını emretmişti.

Dandanakan'da Gazne filleri Selçuklu süvarilerini hücum ediyor.

Dandanakan Zaferi: 24 Mayıs 1040

Merv dışındaki çöl güzergahını takip eden Gazne ordusu güney batıdaki Dandanakan Kalesi’ne geldiğinde susuzluktan bitkin düşmüştü. En cengâver kuvvetlerin dahi susuzluk karşısında bir pire yığını gibi darmadağın olacağını Sultan Mesud ve Gazneli kumandanları akledememişti. İçlerine düştükleri gaflet ağı; onların gözlerini kör etmiş, zihinlerini bulandırmıştı. Velhasıl kelam devlet kuşu çoktan Gazne otağını terk etmişti.

Çağrı Bey’in geri çekilme fikrini, niçin kesinlikle yasakladığını anlayan Selçuklu süvari kıtaları yarım hilal düzeniyle yavaşça Gazne ordusuna yaklaşmaya başlamıştı. Bu hareket ki yazımızın mukaddimesinde de bahsettiğimiz üzere 3. Türk perdesinin aralandığını haber veriyordu. Borazanlar çalındı. Sancaklar rüzgâra karşı savruldu. Kılıçlar kınlarından çıktı. Oklar temrenlerinden tutuldu. Yaylar kemankeşlerin ellerinde gerildi. Türk’ün dava ortağı kıratlar şahlandı. Nallar toprağı paraladı. Selçuklular disiplini bozulmuş, emir komuta zinciri ortadan kalkmış, su peşinde perişan olmuş Gazne ordusuna dehşet veren bir taarruzla saldırıya geçti.

Bu dehşetengiz taarruz karşısında paramparça olan Gazne kuvvetleri sağa sola yıkılan buğday başakları gibi Selçuklu palaları altında can verdi. Devlet kuşu, artık konduğu otağın tepesinde, hükümdarına güç ve azamet veriyordu. İşte, böyledir! Gafil olan hükmü yitirir, akılla hareket edense muktedir olmaya namzettir. Dua olsun ki Ey Genç Arkadaş, her daim akılla, izanla hareket edenlerden, ibret alanların hikayesinden dem alalım, vesselam…


1 Nisan 2026 Çarşamba

Bir Serlevha: Hindistan Fatihi Sultan Mahmud Gaznevî

Bir Serlevha: Hindistan Fatihi Sultan Mahmud Gaznevî*

Serlevhaları bilmek lazımdır, Ey Genç Arkadaş! Bizi, mazimizi, atimizi muhkem kılacak şuur evvelde yazılı olan serlevhalarda saklıdır. Bu niyetle, haydi, şimdi bir serlevha okumaya! İlâ-i kelimetullah davası uğrunda harcanan bir ömre, hürmetle...

“Türk & İslam” terkibini, bu terkibin tarihteki yankısını takip ettiğimizde bazı serlevhalarla karşılaşırız. Bu serlevhaların kimi şanlı bir hükümdarı kimi Hz. Allah’ın nusretiyle var olan şecaat dolu zaferleri kimi de devrinin ilminde mütebahhir payesiyle şereflenmiş İslam medeniyetlerini ihtiva eder. O serlevhalardan biri de bugün yüz milyonlarca Müslüman ahalinin yaşadığı Afganistan, Pakistan ve Hindistan topraklarını fetheden şanlı hükümdar; Gazneli Sultan Mahmud’dur. O; İslam’ın kılıcı, “Nasırü’l-Hak” yani hak dinin savunucusu olarak Türk & İslam tarihinin ilk sultanı, Müslümanların iftihar kaynağıdır. Nisan ayının 30. gününe denk düşen bir vakitte vefat eden Sultan Mahmud için, hiss-i iftiharın tesirinde, ecdadın cümlesine, okuyalım, bir fatiha, üç ihlas-ı şerife…

Gazneliler Devleti'nin Hükümdarları
Sultan Mahmud'un Gazne'deki türbesinin methalindeki bu kitabedeki isimler bizlerden dua bekliyor.

Bir Serlevha

Kıymetli Okuyucu, şimdi kendinizi uçsuz bucaksız bir düzlükte hayal ediniz. Türkistan’ın hudutsuz düzlüklerinde dikili bir yazıtın önündesiniz. Ve evet! Karşınızdaki bu yazıt bizim yukarıda zikrettiğimiz serlevhalardan biridir. Serlevhanın mukaddimesinde “Sultan Mahmud Gaznevî” ismi yazılıdır. Dikkat ve rikkatle yazıtın en tepesindeki 3 kelimeden müteşekkil bu isim, size bir başka iki ismi de telkin eder. Bu iki ismi okumaya gayret etseniz de nafile. Okuyamazsınız. Lakin bilirsiniz, 2 isim vardır! Sultan Mahmud Gaznevî o iki ismi size hürmetle işaret eder. Hâsılı, bu şanları pek isimler kimlere aittir?

Düzlükte tek başınıza olduğunuz halde, küçük tepelerin ardından gelen nal ve kamçı sesleri at kişnemelerine karışırken bir bulut tepenizden geçmektedir. Tek bir bulut. Derken bir yıldırım çarpar! Şimdi yazıtın yanında bir kapı belirmiş, kapının her iki yanında da ağır zırhlı ve teberleri ellerinde olduğu halde iki Gazneli gulam (köle asker), sizi içeriye davet etmektedir. Kapıya yönelirsiniz. Kapının iki kanadı vardır. Sol kanatta “Alp”, sağ kanatta ise “Sebük” lafızları Arabî harflerle nakşedilmiştir. Anlarsınız ki az önce okumaya muktedir olamadığınız isimler, bunlardır. Kapının ardına adımınızı attığınızda iki taht tüm haşmetiyle sizi karşılar. Yeşil zümrütle müzeyyen tahtın üstündeki sancakta “ata” ve al yakutlarla müzeyyen diğer tahtın üstündeki sancakta ise “baba” lafızları gözünüze ve gönlünüze çarpar. Ve tahtta oturan iki yiğit adam, ruhlarıyla tahtı doldururken yeşil zümrütlü tahtın sahibi yiğit, işaret eder, “Yaklaş!” diye. Siz, hürmetle bu iki tahta yaklaşırsınız. Tahtın önünde elinize bir ferman verilir. Fermanı okumaya başladığınızda ayaklarınıza incili bir kaftan serilir, dizlerinizin üzerine oturur ve elinizde ferman olduğu halde okumaya devam edersiniz. Ferman, iki sütundan müteşekkildir. Birinci sütun Alp Tekin’i ikinci sütun Sebük Tekin’i anlatmaktadır. Peki, Tekin namıyla maruf devlete hâkim bu hükümdarlar kimlerdir? İşte, bu sualin cevabı da aşağıdaki dizelerdedir.

Gaznelilerin Bayrağı
Alp Tekin ve Sebük Tekin

Bizde “devlet” asla durağan olmayan, daimî hareketi ve tetikte olmayı icab eden yüce bir görüntü ve mana arz eder. Oysa tarih sahnesinde oklarımızı doğrulttuğumuz Batı’daki devlet durağandır, sabittir. Bu sabit yığın, cihan hâkimiyetinden ilâ-i kelimetullah davasına uzanan bir destanda Türklerin kızıl elması olmuştur ve Türkler, bu ilahi davanın sancaktarını uzun bir zamandır sükût etmiş halde beklemektedir. Yazımıza mevzu değil amma ilk kelimeden buraya ettiğimiz lafların özünde, ruhunda “devlet” vardır ve bu kelimenin manasına vakıf Sultan Mahmud Gaznevî, az önce isimlerini zikrettiğimiz bu iki Tekin ile hayat gailesine “Bismillah” diyerek başlayabilme lütfuna mazhar olmuştur. Nasibdar olmak demek, tam olarak budur. Çünkü bu Tekin’den biri olan “Alp”, Samanî tahtının gölgesinde yetişmiş bir köle askerdir, namlı, şanlı, işini bilen bir devlet adamı olarak, “ata” namıyla hüküm sahibi olmayı bilmiştir. Diğer Tekin, Sebük Han ise Mahmud’un babası olarak, Alp Tekin’den aldığı miras ile, bir gulam olduğu halde, devlet ricalinden olmayı bilmiş, devletin sırrına haiz olmuş, evlatlarının tahsiline azami hassasiyet göstermiş büyük bir “baba”dır. Sultan Mahmud, bu iki büyüğün gölgesinde yetişmiş, esasında başına devlet kuşu konmuş bir şehzadedir.

Devlet Kuşu Nereye Konacak?

Samanî Devleti’nin bir uç beyi olarak İran’ın doğusunda düzen ve istikrar kuran Alp Tekin’den 13 sene sonra Gazne tahtına yine Samanî hanedanına bağlı olma şartıyla Sebük Tekin çıktı. Sebük Tekin, efendisi Alp Tekin gibi dirayetle bu memleketi idare etti. Oysa bağlı olduğu Samanî hanedanı tam bir inkıraz halinde, çöküş içerisindeydi. Gazne’deki idare öyle bir noktaya geldi ki icraatta Samanî Devleti, Gazne tahtına tabii idi. Komşularla yaşanan sıkıntılar, Sebük Tekin mührüyle müzakere ediliyor, onun himmet ve gayretiyle Samanî hükümdarları tahttan, mülkten emin olabiliyordu. Vakit geldi, geçti. Sebük Tekin’in kapısı da nihaî hükmün sahibinin emriyle çalındı. Vakit tamamdı.

“Emîr Nâsırü’d-dîn (Sebük Tekin’den bahsediyor) Hind memleketlerini zabt ve tanzim işini halledince Emîr Razî Ebû’l-Kâsım Nûh bin Mansûr-i Sâmânî’nin (Samani hükümdarı) ricasıyla Horâsân ve Mâverâü’n-Nehr’e yöneldi. (…) Sebüktegin üç yüz seksen yedi senesi Şa’banında cennet bahçelerine koştu.” Doğu İslam tarihini anlatan ve tarihçiler nezdinde kıymeti yüksek Ravzatü’ṣ-Safâ isimli eserin -ki müellifi Mîrhând’dır, eserin dili Farsçadır ve Mîrhând eserini Alî Şîr Nevâî’ye ithaf etmiştir- Gazneliler bahsinde Sebüktekin’in vefatı bu sözlerle anlatılıyor. Birçok farklı dile tercüme edilen bu kıymeti yüksek eserin Gazneliler bahsi müstakil olarak Erkan Göksu tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Sebüktekin, vefat ettiğinde (Ağustos 997) kardeşi Buğracuk, Herat ve Puşenc Valisi; oğullarından Mahmud, Horâsân ordularının kumandanı; Nâsır, Büst şehrinin yöneticisi; İsmail, Gazne ve Belh hâkimi olarak idaredeydi. En küçük erkek çocuk, Yusuf ise tahminen üç yaşındaydı.

Horâsân ve Mâverâünnehir Neresidir? Bugünkü memleketimizin doğusunda yer alan Erzurum şehrinin de Horasan isimli bir ilçesi vardır. Esasında İran’ın doğusunu kasteden ve Türk tarihi açısından çok önemli bir bölge olan Horâsân sözcüğünün (خراسان) manası Eski Farsça’da güneşin doğduğu yer anlamına gelir. Mâverâünnehir (ماوراء النهر) ise köken olarak Arapçadan ilim dünyasına yayılmış bir kavram olarak “nehrin ötesi” anlamına gelir ki bugünkü Kazakistan topraklarının bir kısmı, Özbekistan ve Tacikistan hudutlarının büyük bir bölümü Mâverâünnehir’de yer alır. Tarihçiler bu bölgeyi Türkistan’ın kadim bir parçası olarak zikretmişlerdir.

Bir Pendnâme, Bir Şehzade, Bir Saltanat

Pendnâmeler; hususî olarak bir kişiye, genel olarak da toplumun cümlesine nasihat etme maksadıyla, tecrübeli kişiler tarafından kaleme alınan eserlerdir. Sebüktekin de oğlu Mahmud için bir pendnâme yazmıştır. Lakin kaderin bir cilvesi olacak ki taht-ı saltanatı Sebüktekin oğlu Mahmud’a değil onun küçüğü İsmail’e bırakmak istemişti. Mührün fani sahibi böyle arzu etmiş ise de mülkün ve mührün ebedi sahibi başka bir kanaatte idi. Sebüktekin, efendisi Alptekin’in kızından mahdumu olan İsmail’i halefi ilan etmiş ve emirlerinin, kumandanlarının da itaatini emretmişti. Dediği de oldu, İsmail Gazne tahtına oturdu amma velakin kendisi, sadakati hakiki surette talip olduğu işini bilmekle, işinin ehli olmakla değil, altın saçarak elde edebileceğini zannetti. Filvaki yanılıyordu. Dalkavuklar ve hudut tanımayan zorbalar etrafını bir anda sarmıştı.

Mahmud, babasının vefatını öğrendiğinde bu acı haberi metanetle karşılayıp babasının ruhu için dualar etti. Nişabur’dan kardeşi İsmail’e elçi Hamûlî vasıtasıyla bir mektup gönderdi. Mektubunda kardeşine müşfik hislerini izah ederken, ikazdan da geri durmadı. Zira o, saltanat için tek makul seçenek olduğunu ölçüyle hareket ederek gösterdi. Pendnâme kime yazılmıştı? Kaderin cilvesi ki Mahmud için bir sabır imtihanı yaklaşıyordu. Bu imtihanı kazanacak mıydı? Mahmud; evvela iyi niyetini gösterdi, taht şehri Gazne’nin kendisine verilmesini buna karşılık Belh ve Horasan topraklarını kardeşi İsmail’e bırakacağını söyledi. Lakin sözler, nasihatler yerini kıskançlık ve hasede bırakmış, İsmail ağabeyine savaş açmıştı.

Âhiru’d-Devâi el-Keyyü

Arapçada bir söz vardır: Âhiru’d-devâi el-keyyü yani deva için başvurulacak en son çare, dağlamaktır. Mahmud, kardeşi İsmail’i ikna edemeyince bu sözü dile getirip askerini ileri sürer. Kısa süren bir harbin neticesinde tüm leşker, kumandan ve emirler saf değiştirip Mahmud’un yanında sancak dalgalandırdığında, devlet kuşu konacağı yeri emin şekilde seçip kendini gösterdiğinde İsmail teslim olmak zorunda kalır. Ve işte böylece taht, Mahmud’a nasip olur (Miladi 998). Öyle ya, “devlet” neydi? “Devlet” muktedir olmayı gerektiren bir makamdı. Dalkavukların, zorbaların kümelendiği bir devlet, devlet değildi. Şimdi “emînü’l-mille” namıyla (ümmetin/milletin koruyucusu) Mahmud, tahta çıkacak; kâğıt üzerinde kalmış, esasını kaybetmiş Samanî bağlılığını sona erdirecek, Horasan’da itibarını pekiştirdikten sonra huzurunda askerleri olduğu halde şöyle bir yemini dile getirecektir: “Ya İlahî! İslam dinine yardım etmek ve İslam’ın düşmanlarını söküp atmak maksadıyla her yıl gaza için Hindistan’a gitmeyi kendime farz kılıyorum. Bizi mansur ve muzaffer eyle. Niyetimizi halis eyle.”

Sultan Mahmud vefat ettiğinde Gaznelilerin toprakları batıda Azerbaycan, Irak; doğuda Hindistan'ın içleri, kuzeyde Aral ve Issık Gölü kıyıları, güneyde ise Gücerat hudutlarına dek uzanıyordu.

Hindistan Fatihi: el-Gaznevî

Neşredilen bilmem kaç yazı, kitap daima Mahmud’un fetihlerinden bahsetse de bizler için mühim olan, onu baş tacı eden zaferlerinin sırrıdır. Hindistan’daki putperestler üzerine 17 seferle birçok memleketi İslam sancağı altına alan Sultan Mahmud, nasıl oldu da bu şöhrete vasıl oldu? Tahta çıkış hikayesi, ölçülü hareket etmesi, mücadele ruhunu katiyen kaybetmeden iktidarını pekiştirmesi, ilme ve âlimlere kıymet vermesi ve en önemlisi itikadi cepheden kuvvetli bir iman ve inançla İslam’a hizmeti onu mümtaz bir şahsiyet haline getiriyor. Dünyada deni’ olandan yüz çeviren Sultan Mahmud, ebedi bir paye ile ilelebet var olacak bir serlevhanın baş ismi oluyor. İşin sırrı burada. İşin aslı burada. 17 seferle, elde ettiği mal ve mülkün öldüğünde kendisine bir fayda veremeyeceğini bilen Sultan Mahmud, yaşadığı zahidane hayatıyla da günümüze, günümüzün Müslümanlarına nasihat ediyor. Bizim nasibimize de bu serlevhadan ibret almak, verilen nasihatleri kulağımıza küpe etmek kalıyor, vesselam…  

Gazne'deki türbesini temsil eden eski, renkli bir gravür
Sultan Mahmud için okuma önerileri

1. Gazneli Sultan Mahmud, Prof. Dr. M. Hanefi Palabıyık

2. Afganistan ve Hindistan’da Bir Türk Devleti Gazneliler, Prof. Dr. Erdoğan Merçil

3. Hindistan Fatihi Gazneli Sultan Mahmud Otağ IV, Prof. Dr. Şimşirgil

4. Gazneliler Ravzatu’s-Safa, Tercüme ve Notlar Erkan Göksu

*Bu yazı, Nisan 2026’da Genç Motto dergisinin Motto Tarih kısmı için Ömer Faruk Salar tarafından kaleme alınmıştır. Ömer Faruk Salar, kalemi mürekkebe değmişlerden el almış davaya sahip çıkmaya gayret eden bir Türkçe öğretmenidir.

1 Mart 2026 Pazar

Akka Müdafaası & Cezzar Ahmed Paşa

Akka Müdafaası & Cezzar Ahmed Paşa*

Akka Zaferi – 20 Mart 1799

Üç satır sözün içinde geçse de Akka’yı, namı gönlümüze değen Cezzar Ahmet Paşa’yı, bu zaferin şerefyâb sahiplerini yeniden hatırlamalı. Ey Genç Arkadaş! Küstah Fransız’a atılan okkalı tokadın yıl dönümünde, Akka Destanı’nı yâd etmeye, buyurun.

Türk ordusu, Akka önlerinde Fransız kuvvetleri ile dövüşüyor.


Vaziyet Çetin, Çaresi Tek!

1775 yılları… Teknikle ilerleyen, kollarını cihanın en ücra memleketlerine uzatmış bir ahtapot gibi insanları ve o insanların maddi zenginliklerini yutan Batı, kendi içerisinde de harp halinde. Pay büyük, hisse büyük. Peki; hissesi kapış kapış, paylaşma kavgası namına esasında paylaşılamayan şey ne? Elbette ki bütün cihan.

Cihangirlik sevdasıyla memleketleri sadece huzur ve adaletle idare eden ecdadın o yıllarda derdi pek. Nedir bu dert? Ne yok ki… Kaht-ı ricalden tut da daldaki armudun boğazına düşeceğinin hesabını yapan başıbozuk tayfalar, din-i İslam kürsülerinde beşikten ulemalığa terfi etmiş ilimden bihaber kimseler, tahta namzet şehzadelerin zihinlerine konan kafesler ve bu kafesleri duvarlarla ören berbat kafalar… Dertler pek âlâ olsa da ruhun ve gönlün içinde bitmek bilmeyen, din-i İslam’la berdevam edecek olan hakiki imanımız; cemiyetimizin hâlâ kandili, sönmeyecek bir ziya gibi dertlerimizin esas çaresi…

Payitahtın ve tüm İslam mülkünün o yıllardaki manzumesini kaleme alsalar üstteki satırlar zannımızca izaha kâfi gelir amma bu satırlar dilden sarf edildiğinde yürekten kopan parçaları hangi kelime izah eder? Vaziyet çetindir, derdi  ise tektir. İslam’ın nurunda toplanmış, toparlanmış, sahabenin şuuruyla şuurlanmış, evvelki fetihlerle kendini cihanda ispat etmiş Türk & İslam medeniyetinin yegâne mevcudiyeti bu çetin vaziyetin tek çaresidir. Peki, bu çetin halin tek kaynağı dahili meseleler midir? Heyhat ki hayır! Devletin içerisindeki bu hali gören Frenklerin hesabı şimdi tedavüldedir. Niyetleri eski, antik hülyaları deşmek suretiyle şarka hâkim olmaktır. Bu işi yapmaya cüret eden cüce bir adam esasında ahtapotun bir kolu idi. Öyle bir kol ki karakterinde zerre miskal şeref olmayan, çaresiz bir anda haysiyetsizce, zalimane kararları tatbik etmekten çekinmeyen insafsız bir asker müsveddesi. Bizimkisi de ne lakırdı ama! Gavurdan şeref beklemek, zor vakitlerde âlimâne bir duruş hayal etmek. Olmayacak iş. Dedik ya, bunlar ahtapotun birer kollarıdır. Bu kollardan biri de şimdi Mısır açıklarındadır.

Napolyon’un Mısır’ı İşgali

Fransızlar; eski ihtişamını yitirmiş, kuvveti ıskat olmuş imparatorluğumuzun kadim eyaleti Mısır’ı ve belki de tüm Suriye’yi de işgal etme hevesindedir. Paris’in rutubetli, pis ve nahoş sokaklarını kesen dik taş binaların birinde yapılan hesap kitap, cüce Fransız’a heyecan vermektedir. Şarka yelken açmak, Helenistik rüyalarda kaybolmak… Çölün hudutsuz ufkunda lirik bir düş kurmak… Bunlar kinayeli sözlerdir. Hesabın maddi ciheti yani Fransız kuvvetlerinin toplam büyüklüğü ise şu şekildedir: Yaklaşık 30 bin piyade, 3 bin 500 süvari, bin 600 topçu, 167 hırsızlık namına orduya katılan güya ilim adamı, 55 gemi ki bunların 13’ü “hat” ismiyle maruf devasa savaş gemileri, 60 sahra topu, 40 kuşatma topu… Liste uzayıp gidiyor. Niyetin ardındaki iştahı tasavvur etmek pek de zor değil, hele ki bu günlerde.

Hisse kapma sevdasıyla Fransız donanması, bu zalim güruhu 2 Temmuz 1798 gününün ilk saatlerinde İskenderiye’ye çıkardı. Artık İslam mülkünde gözü olan ahtapotun kollarından biri hudutsuz bir iştahla işgale başlamıştı. Napolyon, İslam cemiyetinin içindeki inkırazı daha da derinleştirmek, ulemanın işgale tepkisinin tesirini en aza indirme gayesiyle yalana da sarıldı. Kuvvetlerinin büyüklüğüne rağmen başvurduğu yalanların başında güya Fransızlar, İslam ve hükümlerine karşı değiller, Kuran ve Peygamber’e saygı duymaktalar ve Mısır halkına özgürlük bahşetmeye geldiler. Ne kadar da tanıdık geldi öyle değil mi Ey Sevgili Kari!  Yıllar geçse de zalimin ağzından çıkan yalan katiyen değişmiyor, beyinlerindeki maddeye hükümran olma aşkı bitmek tükenmek bilmiyor.

Sahi, ne idi bu seferin maksadı? Külli miktarda bilmem ne kadar asker ve topla bu memlekete gelenlerin niyeti ne idi? Ağızlarından düşmeyen onur, düzen, hukuk, medeniyet lakırdıları aslında şunu ifade etmektedir: işgal, cebir ve hile ile inşa edilmiş, canların “hiç” uğruna harcandığı bir dünya düzeni.

Mısır’dan Suriye’ye Uzanan Ahtapot Kolu

Mısır’da ilerleyen Fransızlar 22 Temmuz’da Kahire’yi de işgal ettiler. Amma velakin ağustos ayına gelindiğinde Napolyon’un seferi adeta buradan kaçmaya mecbur olunan bir serüvene dönüştü. Çünkü ahtapotun kollarından İngiliz şubesi kendi çıkarlarına maruf bir hesapla Nil önlerindeki Fransız donanmasına hücum etti. Bu hücumun neticesinde Fransız donanması yok edildi. Artık Fransızlar, Osmanlı toprağında ne aradıklarını dahi esasında bilmeyen bir zalim topluluk olarak akıbetlerini yaşayacaklardı. Bu serüvenin son sözlerini yazacak kişi Napolyon değildi ve o, bunu henüz bilmiyordu. Fransızların şark macerasının nihai sözlerini, “Cezzar” lakaplı bir Osmanlı paşası Akka önlerinde yazacaktı. Peki, kimdi bu paşa? Ne millettendi? Maksadı ne idi?

“Cezzar” Ahmed Paşa

Osmanlı’nın medeniyet tasavvurundaki “insan” kıymeti, Cezzar Ahmed Paşa gibi devlet adamlarının hizmetlerinde temayüz etmiştir. Devlet “insan” kıymetini bilmelidir zira devletin temeli insandır. Sadakatle devletine hizmet edenler, esasında devletin ta kendisidir. Ahmed Paşa da yetişmiş bir Osmanlı devlet adamı olarak evvela Mısır’da, ilerleyen yıllarda da Suriye’de bulunmuş, bölgede devletin aleyhine olan topluluk ve olaylar karşısında çok sert tedbirler almıştır. Kendisi Boşnak’tır.

Oryantal kafalar Ahmed Paşa’nın zalim olup kan dökmeye hevesli olduğu iftirasını ata dursun; o, idarede gevşeklik gösterenlere karşı sert hareket etmiş, devlete karşı oluşan zararı telafi etmeye gayret etmiş ve bu zararın mesullerini de asla affetmemiştir. Hal böyle olunca da kendisine “Cezzar” lakabı verilmiş ki manası hayvan kesen kasap anlamındadır. Ahmet Paşa’yı devrin şartları sert tedbir almaya mecbur etmiştir. Bu meseleyi ve lakabının manasının esbabını bu hudutlar içerisinde düşünmek lazımdır. Her nefis, meseleye kendi zaviyesinden bakar. Her çeşme içinden ne akar ise yolcusuna onu sunar. Bizler şu hâlde meseleye kendi zaviyesinden bakanların maksatlarını bilmeye, su içmeye yeltendiğimiz çeşmelerden ne aktığını anlamaya mecburuz. Tarih ilmi ve ecdadın hatırası için bu, elzem bir  harekettir.

Ahmet Paşa Sayda bölgesindeki idaresi ile devletin kuvvet ve istikbalini tahkim ederken Avrupalı tüccarların bu bölgede oluşturduğu kurnaz düzene de çomak soktu. Akka, Sayda ve Beyrut’taki ticari faaliyetleri devletin çıkarları doğrultusunda yeniden düzenledi. Pamuk, hububat ve ipek ticaretinden pek de zenginleşen Fransız tüccarları, Napolyon’un Mısır macerasından çok daha evvel Cezzar Ahmet Paşa’yı Sultan Selim Han’a şikâyet ettiler. Bu şikâyetin bir neticesi olmadı. Devlet, Cezzar’ın arkasındaydı.

Yafa’daki Katliamdan Akka’ya

Mısır’dan Suriye’ye umutsuzca taarruza geçen Fransızlar Yafa’daki Osmanlı garnizonuna saldırdılar. Şubat 1799 yılında Yafa’ya giren Fransızlar Osmanlı şehir garnizonunu teslim aldı. Buraya kadar askerlik şerefi ile harbeden Fransızların başındaki zalim zat, izahı mümkün olmayan bir kararla kendi kurmaylarını dahi şaşırttı. Esir edilen 3 binden fazla Osmanlı askerini infaz edeceğini açıklayan Napolyon Bonapart; bu kararını mağlubiyetinden yıllar sonra dahi savunmuş, Garp kafasının Şark’a olan hiç değişmeyecek bakışını esasında özetlemiştir. Heyhat ki, bu zalimlerden aman beklemek zaten nafile bir iştir. Al-i İmran Suresi’nde Yüce Allah bizi uyarıyor: “Ey İman Edenler! Sizden olmayanları sırdaş edinmeyin. Onlar size kötülük etmekten geri durmazlar, sıkıntıya düşmenizi isterler. Kinleri ağızlarından taşmıştır, kalplerinde gizledikleri ise daha büyüktür. Eğer düşünürseniz, size âyetleri açıkladık.” Bu ikazı bilen ve gereğini icra eden Cezzar Ahmet Paşa, Akka surlarını müstahkem bir surette tahkim ettikten sonra Napolyon’un zalim sürüsünü beklemeye koyulur.

Akka Surları Önünde – 18 Mart 1799

Cüce Fransız, Akka şehrinin kapısına dayandığında ağzından köpükler fışkıran kuduz bir it gibi Cezzar Ahmet Paşa’yı tehdide yeltenir. “Kaleyi ver! Yoksa…” sözleriyle Yafa’daki azgınlığını işaret ederek Türk kuvvetlerini sindirmeye cüret eder. “Tehdit ve iğraza matuf Frenk kağıtları” denilerek cevap dahi verilmeyen Napolyon’un mektupları tek bir yanıt alır. Karşı top ateşi! Avrupa’da krallarla, adı sanı namıyla yürümüş generallerle muhavereye alışmış olan Napolyon, Cezzar Ahmet Paşa tarafından muhatap alınacak bir sima dahi değildir. O, kapıya zorla dayanmış bir kuduz köpek gibidir. İtlafı lazımdır mümkün değilse de uzaklaştırılması. Harp başlar. Fransızların çaresiz saldırıları surlara çarpan dalgalar gibi ince ince kıyılır ve mağrur Napolyon askerleri Türk topçu ateşinin karşısında geri çekilmeye mecbur kalırlar. Kuşatma çıkmaza girer oysa Bonapart’ın acelesi vardır. Akka, derhal düşürülmelidir.

Planlar boşa çıkar, Cezzar Ahmet Paşa Fransız saldırılarını tek tek kırar, huruç harekatlarıyla düşmanı bezdirir ve uzun kuşatma savaşlarında Avrupa ordularının başına bela olan veba, nihayet Fransız ordu kampında baş gösterir.

Napolyon Bonapart, bizim sathımızda asker müsveddesinden hallice, gaddar, zalim ve kan dökücü sıfatlarına mazhar bu zat; ilk mağlubiyetini Türklerden alıyordu. Ordusunu Mısır’da bırakarak kaçan Fransız komuta heyeti basiretsizce fakat fütursuzca giriştikleri bu işten yüz çeviriyordu. Yaralı olan silah arkadaşlarına zehirle intihar etmeyi dahi emreden bu zalimler arkalarına bakmadan kaçıyordu. Akka, bir zafer belki ama medeniyetimizin inkırazını da anlatan, solmuş bir çiçek bahçesinin içerisinde kalmış kırmızı bir güldür aslında. Hatırası ilelebet gönüllerde terennüm edilecek bu zaferin mimarı, Cezzar Ahmet Paşa da büyük bir isimdir esasında.

Napolyon zulüm ile abat olunamayacağının büyük bir misali, Cezzar Ahmet Paşa ise sadakatle devletine hizmet edenlerin rahmetle anılacağının en büyük hikayelerinden biri. Cehennem sebepsiz değil cennet ise ucuz değil. Selam olsun cennete gayret eden yüreklere, selam olsun devletine, milletine sadakatle hizmet edenlere…

*Bu yazı, Şubat 2026’da Genç Motto dergisinin Motto Tarih kısmı için Ömer Faruk Salar tarafından kaleme alınmıştır. Ömer Faruk Salar, kalemi mürekkebe değmişlerden el almış davaya sahip çıkmaya gayret eden bir Türkçe öğretmenidir.

1 Şubat 2026 Pazar

33 Yıl Süren Mücadelenin Akıbeti

Sultan II. Abdülhamid Han Hazretleri’nin Vefatı - 10 Şubat 1918
Tarih nedir? Bir ilimdir elbette lakin hakikatte tarih bundan öte ayağın durduğu yerdir bizce. Yani insanın durduğu yeri ilan ettiği bir cephe. Sultan Abdülhamid tarihte bir cephenin adıdır, bir tarafın adıdır. Genç Arkadaşlarımız, bu yazımızda karınca misalince zerresinden eşkaline her harfinde taraf olan bir yazıyı okuyacaksınız. Müdafaayı mübalağa etmek değil maksadımız, gün gelir tarafımız ezeli mecliste sual edildiğinde işte bu satırlar şahit olsun bizlere. Ulu Hakan’ın vefat yıldönümü vesilesi ile, şimdi Ey Genç Arkadaş! Cüretkâr şu yazımızdan evvel, edelim dua ecdada, bir Fatiha ile üç İhlas-ı şerif, onların pak-i ruhlarına… 

İnsan, sevdiğini sevmeyenleri sevmez. Biz, Sultan Abdülhamid Han Hazretleri’ne “cennet mekân” diyerek sevdiğimizi ilan etmişken kimileri de ona taarruza cüret eder, ona haksızlık eder, insafla tahkik etmektense cehaletin kara kovuğuna sığınır. Elbette Sultan Abdülhamid Han’a karşı yapılan haksızlıklara cevap vermek çok kolay fakat bizler bu yazıda bunlarla meşgul olmayacağız. Kitap ehli bunları zaten bilir, okumuştur, hatta birkaç cümle ile iktifa edilebilir lakin Ulu Hakan’ın hatırası bu tartışmalardan çok daha kıymetli ve onun sathında karakteri ile alakalı sarf edilen her söz, her cümle bizim için faziletlidir. Bu faziletten dem almak, bu hatırayı ilelebet yaşamak, her nefeste bu memleket, bu ümmet, bu millet uğruna fedakarlıkların her türlüsüne katlanan Sultan Abdülhamid’e ebedi hürmet ile buyurun.
Şehzade Abdülhamid, Britanya gezisinde amcası Sultan Abdülaziz Han'a eşlik etmiş, Avrupa hakkındaki fikirleriyle gözlemlerini birleştirebilme imkanı bulmuştu.
Kimdir? 
36. Osmanlı padişahı Sultan Abdülhamid, Sultan Abdülmecid ve Tirimüjgan Kadın Hanımefendi’nin iki evladından ilkidir. Sultan Abdülhamid’in küçük kardeşi de kendisinden sonra tahta çıkan Sultan Mehmed Reşat’tır. Abdülhamid Han, 21 Eylül 1842’de payitahtta, Çırağan Sarayı’nda Çarşamba günü dünyaya gelmiştir. 

Şehzade Abdülhamid dünyaya geldiğinde vakanüvisler, şairler, edipler en güzel misallerle onun doğumunu kutladılar. Latif ve sanatkarane şiirler, peyda oldu o günlerde edebiyat mahfillerinde… 

Âfitâb-ı matla‘-ı târîhi doğdu Lütfî’ye 
Nûrdur kıldı tulû‘ Şehzâdemiz Abdülhamid 

(Tarihin doğuş ufkunda bir güneş gibi parladı; Şehzademiz Abdülhamid, nur olarak doğdu.) Vakanüvis Ahmed Lütfi Efendi’nin 1258 Hicri tarihini düştüğü şiirinin son beyti işte bu satırlardır. 

Annesini henüz 10 yaşında iken kaybeden Abdülhamid, 24 sene sonra akıbeti felakete sürüklenmiş bir vatanın idaresini ellerine alacaktır. Kendisine -henüz 10 yaşında olmasına rağmen- babasının da soğuk davranması Abdülhamid’i çocuk yaşlarında yalnızlığa mahkûm etmiştir. O, bu çetin yola daha tahta çıkmadan çok önce, ömrünün ilk yıllarında başlamıştır. Akıbeti onu nerelere sürükleyecektir? Oysa o, hiçbir surette tahta namzet biri değildi. Fakat tahta çıkacak bir şehzade gibi sarayda ciddi ve sistemli bir tahsil hayatı geçiren Abdülhamid, dinî ilimler, tarih ve edebiyatın yanı sıra Arapça, Farsça ve Fransızca öğrenmiş; musiki, resim ve marangozluk gibi alanlarda da icraata dayalı bir eğitim almıştır. Bu eğitim sürecini planlayanlar ve hatta kendisi, bunu bir iktidar hedefiyle yapmamıştır. Ancak bu eğitim onu, ağır bir mesuliyetler silsilesinin zincirlerini taşıyabilecek zihnî bir disipline hazırlamıştır. Devlet ricalinden bulanık suda yürüyen pek çok kişi, kanaatlerini katiyen ima dahi etmeyen bu şehzadeden hakikatte kendi menfur maksatları dolayısıyla pek hazzetmez, ondan imtina ederlerdi. Ehemmiyeti yoktu çünkü Abdülhamid’in adımlarında taht gayesi yoktu. Fakat gün gelecek o, payitahtın sultanı olacaktı. 

Tahta Nasıl Çıktı? 

Saray eşrafından olmasına rağmen saray dışında ikamet eden Abdülhamid, amcası Şehit Sultan Abdülaziz’in müsaadesi ile Maslak Kasırları’nda çiftlikler kurmuş, burada kendisi namına birçok işle meşgul olmuştu. Tutumluydu. Çiftliklerden kendi emeklerinin karşılığı olarak elde ettiği serveti 100 bin altın lirayı geçiyordu. Devlet adamlarının perdenin arkasından şahsi gaye ile hareket ettikleri zamanın takvimlere rast geldiği bir devirde taht, Abdülhamid’e şartla teklif edildi. Abdülhamid, bu teklifi devrin şartlarını ve kimliğinin gereği olarak kabul etmek zorunda kaldı. Tarihte ilk defa Osmanlı tahtına, yetkilerinin kısıtlanmasına razı gelen bir padişah çıkıyordu. Anayasa ilan edilecek, meclis açılacak ve padişah kendisine sunulan hududun içerisinde devlet idaresine katılabilecekti.
Sultan II. Abdülhamid Han Hazretleri

Devlete Sultan Gerek! 

Akıbet hayra değil dehşetli bir katliama, Rusların İstanbul kapılarına kadar dayanmasına şahitlik edecekti. Kimileri işte o zerre miskal ümidin olmadığı o günlerde kalbimize dayanmış Rus süngüsüne çare olarak İngiliz, Fransız kuvvetini görüyordu. Başımıza bela olan hürriyet sevdası, yüzyılların emeği olan toprakların elden çıkmasına dahi hıyanet içerisinde rıza gösterebilecek, bu hıyaneti olağan görecekti. Peki bu şartlarda Sultan Abdülhamid ne yaptı? Ne yapmalıydı? Biz, elimiz o ateş çemberinin içerisinde olmadığından böyle beylik sözlerle bu şahsiyete yüklenmeyi âdet haline getirdiğimizden hülyalı fikirlerin içerisinde rahat ve mesutça dolaşıp durabiliyoruz. Sultan Abdülhamid, yapılması gerekenleri yapmış, amcasının katlinde dahili olan paşa namlı, hürriyet sevdalı, katil Mithat Efendi’yi evvela vazifesinden uzaklaştırmış ve kanun çerçevesinde, kanunun verdiği hükümle sürgüne, Taif’e göndermiştir. Harbin kaybına sebep olan meclisi ise süresiz tatil etmiştir. Sultan Abdülhamid, ağır Rus işgalinin ardından yollara düşen yüz binlerce Balkan muhacirini bir yük olarak görmemiştir. Tükenmiş bu insanları Anadolu’ya sistemli şekilde yerleştirmiş, aklı önde tutmuş bir padişahtır, Abdülhamid Han. Çünkü o, bilmektedir: Anadolu, Türk & İslam’ın son kalesidir ve bu son kale “insan” ile müdafaa edilecektir. 

Sultan Abdülhamid’in Aziz Hatırası 

Sultan Abdülhamid, politikalarıyla şahsi hayatını birleştirmiş siyasi tarihimizin ender isimlerinden biridir. İflas etmiş bir maliye ile güçlü emperyalist devletlere karşı durmanın imkansızlığını bilen sultan; denge içerisinde devleti, topraklarımızı, insanlarımızı müdafaa ederek gereğiyle hüküm vermiştir. Bu hükümlerin hangi şartlarda verildiğini iyi bilmek ve insafla tetkik etmelidir. Zira hüsnü zan dahi bazen insanı çıkmaz sokağa, kişiyi düşmanı olduğu fikirlerin borazanı haline getirebilir. Sultan, tasarruf sahibi bir insandır. Sarayın masraflarını büyük oranda kısmıştır, saray mensuplarını bu kararıyla karşısına almış, harcamaları bizzat takip etmiş, kendisi de sade ve gösterişten uzak bir hayat yaşamıştır. Abdülhamid Han’ın sessiz adımlarını devlet vesikalarında bulmak, kayıtlar içerisinde aramak zor bir iştir. Bu “sessiz adımlar” ile kastettiğimiz şey hasta, talebe, ihtiyar, dul ve yetimlere gösterdiği şahsi hassasiyet ve alakadır. Bu, yukarıdaki bir cümlemizde de zikrettiğimiz gibi insafla tetkik edildiğinde bulunabilecek bir tarihi hakikattir. İzzet ve şeref sahibi er kişiler; hakkı tutan, hakkın safında saf tutan Ulu Hakan’ın adımlarını bilir ve gayesinin esas maksadını, sırrını ve ehemmiyetini idrak eder. Elbette, makul ölçüde yapılanların yanlışını sözle anlatan, insafla padişaha telkinde bulunanlar müstesna! Lakin adımlarını, bahsettiğimiz bu makul ölçünün sınırları dışında atanların vereceği bir hesap vardır ve o hesabın zamanını sadece ilahi adalet bilir ve eminiz ki ilahi adalet sınırları aşmış adımların sahiplerine hak ettiği ibretlik bir akıbet hazırlamıştır. O akıbetten kaçış yoktur ve sultana hadsizce şedit bir surette taarruz edenlerin akıbeti vuku bulduğunda bizler mutlu değil, yitip giden bir imparatorluğun son padişahının son günlerini hatırlayacağız, ona yapılanları unutmayacak, ibretlik akıbeti zihnimize, bizden sonrakilerin de zihinlerine nakşedeceğiz. 

33 Yıl Süren Mücadelenin Akıbeti 

Sultan Abdülhamid’e karşı gelenler nihayet 31 Mart denen o meşum günde harekete geçti. 31 Mart 1909’da Hareket Ordusu namıyla bilinen darbeci kuvvet, İstanbul’a giriş yaparak öteden beri maksadına ulaşma arzusu ile harekete geçti. Payitahttaki 1. Ordu, Sultan’ın emirlerini beklerken, memleketin başşehri bir iç savaşla karşı karşıya gelmişken Sultan Abdülhamid, sırf “kardeş kanı” akmasın diye kendisine arka çıkacak, devlete sadık kuvvetlere sükûnet emri verdi. İdaresine istibdat iftirası atanlara karşı, daima “insan” unsurunu saltanatının merkezinde gören Ulu Hakan, mesuliyeti ağır olacak emirleri vermekten imtina etti. Sultan Abdülaziz’i şehit edenlere bile kanunlar dahilinde muamele eden, devlet ricalinin “idam” isteklerini dahi kabul etmeyen Sultan Abdülhamid, Hareket Ordusu’na karşı durmadı. Devletin başı, masum insanların kanının akmasına rıza göstermedi. Tarih; nice idareciyi yaptıklarıyla yargı sandalyesinde yargılamış, hükmünü vermiş âdil bir hâkim olarak karşımızda durmaktadır. İnsafla tahkik edenlerin zihinlerinde ve gönüllerinde Sultan Abdülhamid; kan ve gözyaşıyla yıkanmış altın bir levha olarak tarihin baş köşesinde vakurla durmaktadır. Bize düşen bu altın levhayı insafla tahkik edip, ayağımızın durduğu yeri yoklamamızdır. Çünkü ayağın durduğu yer, ağızdan saçılan sözlerin rengini de belli eder. Ayağın durduğu yer haksa, ağızdan çıkan sözler hakkın safında; yok ki eyvah ki ayak bâtıla bulanmış çamurların içerisindeyse, ağızdan çıkan sözler heyhat, kirli ve iftira dolu olacaktır. Tahttan indirildiği tarih kitaplarında yazılı olsa da bizce hakikatte Sultan Abdülhamid akıbetin önünden çekilmiş, 33 yıl süren mücadele 9 senede ne yazık ki kaybedilmiştir. Abdülhamid Han tahttan indirilmemiş belki de tahttan inmiş ve Osmanlı Devleti’nin son büyük padişahı, felaketlerin arka arkaya geldiği günlerde hiçbir zaman “Ben olsaydım!” dememiştir. Kendisine haksızca muamele edenlere, gün gelip huzuruna vardıkları günde bile “Evladım!” hitabıyla, devlet şefkatini göstermiş, rehberlik etmiş ve onların günahlarını, haksızlıklarını, yanlışlarını söylemekten haya etmiştir. İşte bu yüzden Abdülhamid Han Hazretleri büyüktür, uludur. Türlü zalimliklerin, işkencelerin nihayetinde takvim yaprakları birer birer eksildiğinde, gözler tarih kitaplarında 1918 yılının kış aylarına dair satırları okuduğunda, hulasa sona gelindiğinde gönüllerden pişmanlık ve hüzün damla damla akıyordu. 1918 yılının kışı karanlıktı, soğuk İstanbul’un ruhuna işlemişti. Ayasofya Camii’nden alınan bir tabut, mahşeri bir kalabalık içerisinde Sultan II. Mahmud Türbesi’ne doğru götürülüyordu. Bu tabutu görenler, “Bizi bırakıp nereye gidiyorsun?” feryadını sessizce, derinden haykırıyor, İstanbul semaları gözyaşlarına boğuluyordu. Sultan Abdülhamid Han; 10 Şubat 1918 günü, Beylerbeyi Sarayı’nın soğuk odalarından birinde vefat ettikten sonra, 33 yıl süren mücadelenin ardından darülbekaya, hakiki yolculuğuna çıkıyordu. Allah, ona rahmet etsin. Onun makamını âlî eylesin. Son söz de şu olsun: Selam olsun Sultan Abdülhamid Han Hazretleri’ne, selam olsun onun yolundan gidenlere…
Cedd-i Âlî, Türk Milletinin Şanlı Ecdadı
Bu yazı, Şubat 2026’da Genç Motto dergisinin Motto Tarih kısmı için Ömer Faruk Salar tarafından kaleme alınmıştır. Ömer Faruk Salar, kalemi mürekkebe değmişlerden el almış davaya sahip çıkmaya gayret eden bir Türkçe öğretmenidir.

  Bir Şehit Sultan: Abdülazîz Han Sultan Abdülazîz’in Şehadeti: 4 Haziran 1876 Şehit Sultan, Abdülazîz Han 4 Haziran… Hesabı verilmemiş ...