Bir Şehit Sultan: Abdülazîz Han
Sultan
Abdülazîz’in Şehadeti: 4 Haziran 1876
Şehit Sultan, Abdülazîz Han
4 Haziran… Hesabı
verilmemiş hatta iftira ile azabı katmerlenmiş, mesuliyeti milletin sırtında
acı bir tarih… Ey Genç Arkadaş! Bu yazıda, bu acı tarihte katledilen bir şehit
sultanın hikayesini bulacaksınız. Belki de araladığınız bu kapının ardından
sırtınızdaki bu yükün zerresinden kurtulacaksınız! Duamız olsun: Akıbet hayır,
gözlerde hakikat daim olsun!
“Azîz” ne demektir? Kamusun
sayfalarını çevirip ع harfiyle raks eden ز ile birlikte Şemseddin Efendi’nin
satırlarına göz gezdirdiğinizde “o” kelime dikkatinizi çeker. “Kıymettâr” tüm
pırıltısıyla size bakmaktadır. Pekâlâ, kıymettâr ne demektir? Kıymete sahip
olan, kıymetli manalarıyla izah ederiz bu kelimeyi, belki de zihnimizdeki en
kıymetliyle tasavvur ederiz. Bir insan hüviyetine bürünse bu kelime; hakikat şu
ki ismiyle müsemma, icraatlarıyla mazimize kıymetinden kıymet katan bir aslan
edalı, pehlivan bir sultanın sayesiyle zihnimize yansıyacaktır. Ne var ki ona
reva görülenler, onu katledenler, onun azîz hatırasına taarruz edenler,
hakikatin karşısında eriyip gidecekler, güneşi ceketlerinin astarında
kaybedenler, gün geldiğinde, “o” günde bu gafletlerinin hesabını
veremeyeceklerdir. Bizim imanımız tam olarak budur.
Sözlükteki manasından da
öte, kıymet sözcüğüne kıymet katan Sultan Abdülazîz Han Hazretleri, o meşum
günde katledilmiş, 4 Haziran Türk & İslam tarihine karanlık bir gün olarak
yazılmış, zalimlerin iftiralarıyla Müslümanların halifesinin “intihar” ettiği
yalanı türlü türlü sayfalara sızmış, nihayetinde milletin sırtında bu kanlı
vaka geçmişten bîhaber nice insanla bu günlere dek gelebilmiştir. Bu yalanı
hâlâ ağzına alan utanmazlar vardır! Biz, intihar kelimesi ile Sultan Azîz’in
ismini aynı cümlede dahi zikretmekten imtina ederiz. Bizim hassasiyetimiz budur
ve evet, hakikati zikreden tarihi kayıtlar da bunu ispat etmekte, görmeyen
göze, duymayan kulağa gerçekleri haykırmaktadır. Rabbimiz, bizi doğru yoldan
ayırmasın ve zihnimize şu ayet-i kerimenin manası rehberlik etsin, şuurumuz bu
hakikati ebediyen unutmasın: “And olsun biz, cinlerden ve insanlardan
birçoğunu cehennem için yarattık. Bunların kalpleri vardır ama onlarla
kavrayamazlar, gözleri vardır ama onlarla göremezler, kulakları vardır ama
onlarla işitemezler. Onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da şaşkındırlar. İşte,
asıl gafiller onlardır.” A’râf Suresi’nde Cenâb-ı Hakk’ın buyurduğu bu
ayet-i kerimeden sonra Sultan Abdülazîz hakkında söylenen bu “intihar” yalanı göğsümüzdeki
yarayı bin kat daha deşiyor. Hakikatin gün yüzüne çıktığı, bilmem kaç sene
sonra dahi güneşin engellenemez surette peyda olduğu şu günlerde bu yalanı
ağzına alan utanmazlara, gafillere değil sözümüz. Bizim sözümüz, onun azîz
hatırası ile gözleri ve kalpleri titreyen genç Müslüman kardeşlerimizedir. Onlar
ki bu hakikatleri katiyen muhafaza edecek, kendilerinden sonra gelen
kardeşlerine öğretecek, geriye hak ile batılın mücadelesinde hakkın yanında saf
tutmuş hayırlı bir ömür bırakacaklardır. Bu satırları yazan acizin istikbaldeki
niyeti de bundan başka bir şey değildir!
Kimdir Sultan Abdülazîz
Han?
Sultan Abdülazîz, 32.
Osmanlı padişahı ve 96. İslam halifesidir. Mahdumu olduğu babası Sultan İkinci
Mahmûd’un hanımı Pertevniyal Valide Sultan, Azîz’i 7 Şubat 1830’da Eyüp’te
Mahmudiye Sarayı’nda doğurmuştur. Onun doğumuyla Osmanlı donanması top atışları
gerçekleştirmiş, İstanbul halkı bu mutlu haberi donanmanın top atışları
eşliğinde öğrenmiştir. Küçük yaşlarından itibaren dinî ilimlerde ilerleyen
Azîz, fen bilimleriyle de yetiştirilmiş, müstesna bir saray mensubu şehzade olarak
tahta namzet, Yavuz’un adımlarını takip edecek bir aslan mesabesindeydi.
Tanzimat denilen, içtimaı hayatı felce uğratan, ahlaksızlığı yayan nice kanun
ve düzenlemenin açtığı yarayı tamir edecek olan Şehzade Azîz’den beklenenler
elbette yüce bir görüntü arz ediyordu. Lakin o, bu ağır yükü çekmeye, milletine
hizmet etmeye hazırdı. Ağabeyi Sultan Abdülmecîd, 25 Haziran 1861’de vefat
ettiğinde tahta çıktı. Artık fidanın başında, hükmün otağında Sultan Abdülazîz
Han Hazretleri vardı.
Karakteri, Hizmetleri ve
Tereddütleri
Abdülmecîd Han, vefat
etmeden hemen önce, kardeşi Abdülazîz’in kulağına son bir gayretle ikaz
manasındaki şu sözleri söylemişti: “Vükelâ (devlet adamlarını kastediyor),
bana ihanet ettiler!” Ey Azîz, şimdi şanın pektir. Tahtın kudreti sendedir.
Lakin tedbiri sakın ha, elden bırakma! Zira etrafın aç kurtlarla çevrilidir.
Peki, bu aç kurtlar kimlerdir? Bunların kimler olduğu bahsine geçmeden evvel
Sultan Abdülazîz’in hizmetlerinden bahsetmek isabetli olacaktır. Çünkü milletin
yararına, devletin istifadesine sunulan her bir hizmet bir başka yerde ihanetin
filizini de yetiştirir. Bu ihanet filizi ne elîm ki tarihimize keskin bir
terkiple derin yaralar açan şu sözün kendisinden kuvvet bulmuştur: Kaht-ı
rical! İnsan yoksunluğu manasına gelen bu terkipten de anlaşılacağı üzere,
Osmanlı’nın son devrinde devletin sıkıntılarına çare bulacak, devleti ayağa
kaldıracak şuurlu devlet adamları ne yazık ki yoktur. Padişahlar tektir! Ve
etrafları sadakati azalmış, kendi menfaat ve rahatı için devletin kapısına
dayanmış kimselerle çevrilmiştir. Bu dairenin ortasında devletin ve milletin
istikbali ve istiklalini muhafaza edecek bir tek kişi, o da şimdi iş
başındadır.
Dindar bir kimse olan
Abdülazîz Han, takva sahibi bir Müslümandı. Namazını dikkatle kılmaya ehemmiyet
gösterir, çokça Kurân-ı Kerîm okumaya vakit ayırırdı. Öyle ki fedâ-i can
eylediğinde de Yusuf Suresi’ni okuduğu kayıtlarda geçmektedir.
Tahta çıktıktan sonra
memleketin dertlerine çare bulmak üzere evvela İstanbul dışına çıkmış, 1863’te
Mısır’ı ziyaret etmiş, 4 sene sonra da askeri bir harekât dışında Avrupa’yı
ziyaret eden ilk Osmanlı padişahı olmuştur. Dertlerin çaresini, tekniğin bilgisini
öğrenme ve bu itibarla hareket etme maksadını taşıyan Abdülazîz Han, memleketin
faydasına olacak birçok işin fikir temelini bu seyahatlerde atmıştır.
Mekteb-i Harbiyeyi açan,
bugün hâlâ dimdik ayakta olan İstanbul Üniversitesinin ana binası Harbiye
Nezaretini inşa ettiren Sultan Abdülazîz’dir.
Osmanlı donanmasını tahta çıktıktan kısa bir vakit sonra modernize
etmeye gayret eden Sultan Abdülazîz, kurduğu tersanelerde zırhlılar imal
ettirmiştir.
Askerî ve sivil birçok
eğitim müessesesini hizmete açan Sultan Azîz’in siyasî, askerî ve iktisadî
sahalarda aldığı ve alacağı tedbirler düşman devletlerin dikkatine duçar
olmuştur. Velhasılı kelam bu düşman devletler, “kilit içeriden tutmaz”
planıyla hareket ederek emellerinin peşinde vazgeçmeden koşturup durmuşlardır.
Ve nihayetinde Erkan-ı Erbaa diye adlandırılan çakal sürüsünden hallice
bir ayaktakımı Sultan Abdülazîz’in etrafına saçılmıştır. Esasında Sultan
Abdülazîz; bu ayaktakımı, işe yaramaz, gafil ve hatta ahlaki karakter
cihetinden zayıf kimseleri yanında tutarak millete olan fenalıklarını azaltmaya
gayret edecektir. Sultan Abdülazîz’in idaredeki tereddütleri de işte bu
kimselerdir.
Akıbeti: Hüsnü Şehadeti
Lakin, gayret ne yazık ki
fayda vermeyecek ve ihtiras sahibi bu devlet adamları Sultan Abdülazîz’in
akıbetini kana bulayacaktır. İsimlerini zikretmeye dahi gerek görmediğimiz bu gafil
kimselerin fenalıklarını sadece bir sultanın katledilmesi hadisesi olarak
görmemek gerekir. Onların bu karanlık fiili belki de nice insanın harplerde
ölmesine, bilmem kaç senelik ata yadigarı memleketlerin elden çıkmasına zemin
hazırlamıştır.
Tarih ilmi bize
göstermiştir ki; Sultan Abdülazîz’i şehadete sürükleyenlerin o meşum cüreti,
sadece bir tahtı devirmekle kalmamış, aynı zamanda kendinden yıllar sonra
gelecek olan tüm darbecilere, milleti ve iradesini hiçe sayabilecekleri o
karanlık kapıyı sonuna kadar aralamıştır.
Şahsî Menfaatiniz İçin…
Sultan Abdülazîz’in
tahttan indirilmesini takip eden günlerde cuntaya karşı derin öfkesini dile
getirenlerden biri de Yusuf Kâmil Paşa’dır. Yusuf Kâmil Paşa darbecilere en üst
perdeden tepki göstererek “Şahsi menfaatleriniz için devletin ve milletin
menfaatlerini pâyimâl ettiniz!” diyecek, bu fenalığın memleket sathında
nice felakete sebep olacağını söylemiştir. Evet, Yusuf Kâmil Paşa sanki
istikbale açılmış bir pencereyi görmüş olacak ki “…Artık uyanmaz kabul edilen en meşum
fitneyi uyandırdınız. Göreceksiniz, bundan sonra neler olacak! Devletin
tarihinde hiçbir hal’ (tahttan indirme) işi yoktur ki, çok büyük belalara sebep
olmamış olsun...” demiştir.
30 Mayıs’tan 4 Haziran’a
30 Mayıs 1876 gününün ilk
saatlerinde harekete geçerek padişahın sarayını kuşatan cuntacılar, şahsi
garazları doğrultusunda İslam askerinin namlusunu da kendi iğrenç emelleri
doğrultusunda kullandılar. Asker, bunun bir tedbir olduğunu düşünmüştü.
Kısacası at izi ile it izi birbirine karışmış, bu karışıklıktan istifade eden
bulanık zihinler idareyi ele geçirmeye muvaffak olmuşlardı. Padişah ve ailesi,
hal’ hadisesinden sonra aşağılık bir muameleye maruz bırakılmış, saraydan
çıkarılıp Topkapı’ya nakledilen aile üyelerinin yanlarına herhangi bir eşya
almalarına müsaade edilmemişti. Aile üyeleri arasında Sultan Abdülazîz’in
Hanımı, Çerkes kökenli Neşerek Kadın Efendi de vardı. Kendisi darbecilerin
sarayı bastığı vakitlerde hasta yatağından cebren kaldırılmış, bir
hanımefendiye reva görülmeyecek muamele ile kayıklara yağmur altında
bindirilmiş, üzerine bir ferace almasına bile izin verilmemiştir. Darbecilerin,
Sultan Abdülazîz ve ailesine karşı sergiledikleri bu şahsi kin ne devlet
adamlığına ne de insanlık vakarına sığacak cinstendir. Nihayetinde kadın
efendi, maruz kaldığı bu fiziki zulme ve ruhundaki o derin kâbusa daha fazla
dayanamayarak, eşinin şehadetinden kısa bir süre sonra kahrından vefat
etmiştir. Kaderin cilvesidir ki; ismeti pâyimâl edilen bu hanımefendi, bir
devrin vebalini namlusunun ucunda taşıyan Kolağası Çerkes Hasan Bey’in öz
ablasıdır.
Cuntacılar Feriye
Sarayı’nda
Sultanı evvela Topkapı’ya
oradan da Feriye Sarayı’na getiren darbeciler sarayın yanındaki bir karakola üç
uşak tayin ettiler. O günlerde bir korgeneralin aldığı maaşın 35 altın olduğunu
düşündüğünüzde uşakların maaşının 135 altın olması kanlı ihanetin bir başka
ispatıdır. Katilleri; para, mal, mülk ve makam ile ikna eden cüretkâr
cuntacılar 4 Haziran’da Sultan Abdülazîz’i Kurân-ı Kerîm okurken katlettiler.
İntihar yaygarası da işte o günlerden kalan, iptidai bir yalandan ibarettir. Bu
kanlı hadise sadece bir padişahın hayatına son vermekle kalmamış; devletin
namusunu, ordunun sadakatini ve adaletin terazisini de aynı hançer darbeleriyle
yaralamıştır. Kurân-ı Kerîm’in nuru altında şehadete yürüyen Sultan’ın ardından
uydurulan “intihar” hezeyanı hakikat ki milletin sırtına yüklenmiş, hesabı
verilmemiş bir yalandır. Ne var ki Feriye’nin soğuk mermerlerine dökülen Sultan’ın
kanının hesabını sormak üzere çok geçmeden faili meşhur bir kimse, adaletin
kapısını çalacaktır.
![]() |
| Sultan Abdülazîz'in Kayınbiraderi Kolağası Çerkes Hasan Bey |
Çerkes’in İntikamı
Padişahın kayınbiraderi
olması, darbe gecesinin sabahına ablası ve ablasının evlatlarının uğradığı
kabul edilemez hakareti gören, duyan Çerkes Hasan artık son raddededir. Cunta,
Çerkes Hasan’ı Bağdat’a tayin etmiştir. Kolağası (Kıdemli Yüzbaşı) Çerkes Hasan,
darbenin akabinde alınan bu kararın niyetini de pekâlâ sezmekte, öteden beri
darbecilerin kendisinden çekindiğini bilmektedir. Yaşanan bu zulüm karşısında bütün
İstanbul, Memalik-i Osmaniye, hatta tüm cihan sessiz kalsa, yaratılmış
nefislerin hepsi sus pus da olsa Çerkes Hasan ne pahasına olursa olsun bu
zulmün hesabını soracaktır. Bağdat’a gitmeyi kabul etmiştir. Âmirlerine tayin
kararına hürmet ettiğini ve en kısa zamanda yola çıkacağını iletmiştir. Fakat
bu hayırlı (!) kararın ardından vükelayı (darbeciler, Erkan-ı Erbaa) ziyaret
edip, kapılarına yüz sürdükten sonra yola çıkmanın daha isabetli olacağına
inanmaktadır. Maksadını ilgili kimselere açıp fikirlerini aldıktan sonra
Paşalimanı’ndaki Serasker’in yalısına acele şekilde intikal edecektir. Uzun, siyah
paltosunun altında ceketinin cebinde altı patlar revolver ve bir adet Çerkes
kaması olduğu halde şimdi yoldadır. İstanbul semalarını karanlığa gömen kara
bulutlardan çıkan gök gürlemeleri Hasan Bey’in yolunu aydınlatmaktadır. Ve
Hasan Bey, Serasker yalısına varmak üzeredir.
Serasker Yalısından
Mithat Paşa’nın Konağına
Serasker’in ikametinde
olmadığını, vardıktan hemen sonra öğrenen Çerkes Hasan, darbecilerin diğer
devlet görevlileri ile Beyazıt’ta Mithat Paşa’nın konağında bir toplantıda
olduğunu öğrenmiştir. Geldiği yolu alelacele geri dönen Hasan Bey, şimşek gibi
Sirkeci’den kıyıya çıkıp kiraladığı bir beygirle Soğanağa Mahallesi’ne varmıştır.
Evet, vükela toplantıdadır!
Konağa varan Çerkes Hasan
Bey üzerindeki askeri kıyafetin verdiği güvenle ve kendisini tanıyanların
rehavette olmalarını fırsat bilerek toplantı yapılan geniş salonun kapısına dek
çıktı. Aldığı derin bir nefesle çektiği besmele-i şerifin ardından kapıya
yöneldi. Bir elinde revolver bir elinde de kama olduğu halde salonun kapısına
dayandı. Mahmuzlarının çıkardığı ses ve kapıya şiddetle inen tekme, salondaki
vükelanın heyecana boğulmasına yetti. Kapıyı kırıp içeriye dalan Çerkes Hasan,
darbeci grubun gözlerine ateşten mamul, kesif bir zehir misalinde şedit bir
bakışla haykırdı!
Davranmayın! Davranma
Serasker!
Çerkes Hasan’ı gören
vükela dehşete kapılmıştır. Elinde silahları ile kapıyı kırıp içeriye giren bu
namlı yiğit, kayınbiraderinin akıbetinin hesabını işte şimdi, en âdil şekilde
sormaktadır! Çil yavrusu gibi kaçışmaya, masa altlarına ve perde arkalarına
sığınmaya teşebbüs eden darbeciler hesabın tam ortasındadır. Heybetiyle salonu
titreten Hasan Bey, “velinimetinin” intikamını alırken, aslında o odada sadece
birkaç şahsı değil; koca bir devletin haysiyetini ayaklar altına alan o kirli
zihniyeti de hedef almaktadır. Darbe masasında alınan şarap kokulu kararlar,
barut kokusuyla dağılmış; “azîz” bir sultanın kanı üzerine bina edilen o sahte
iktidar, bir yiğidin namlusundan çıkan mermilerle yerle bir olmuştur.
Nihayetinde o gece konakta yankılanan her el ateş, mazlumun ahının yerde
kalmayacağının ihtarından başka bir şey değildir.
4 Haziran’dan 15
Haziran’a
Yazımızın mukaddimesinde
de zikrettiğimiz gibi kanlı bir tarihtir 4 Haziran… Bu kanlı tarihin hesabı 15
Haziran’da Çerkes Hasan Bey tarafından cüretkâr şekilde görülmüş, darbe
grubundan bir kısım, hak ettiği akıbete uğratılmıştır. Onun hikayesini
bilenlere, onun cüretini takdir edenlere, her daim hakkın yanında saf tutanlara
selam olsun. Ve evet, Genç Arkadaş! Eşref Paşa’nın Abdülazîz Mersiyesi’nden bir
beyitle Çerkes Hasan Bey’i yâd edelim:
Rabb-i izzet cennet itsün
kabrini Çerkes Hasan
Kâmet-i Avni’ye ol esnada
biçmişti kefen
Çerkes Hasan’ın
Soğanağa’daki o meşum konakta aldığı intikam, şahsi bir öfkeden ziyade, aslında
devleti bekleyen karanlık uçurumun önündeki son çırpınıştı. Zira o gece biçilen
kefen sadece darbecilere değil, Sultan’ın yıllarca emek vererek inşa ettiği o
devasa vizyonun da üzerine örtülmüştü. Darbecilerin Sultan’ı devirip
katletmelerine mâni olunabilse idi eğer, Türk tarihinin en ağır
mağlubiyetlerinden biri olan 93 Harbi belki de hiç yaşanmayacaktı. Ve yine ne
acı ki Maçka’da temelleri atılan ancak akamete uğrayan Aziziye Camii de darbe
hançeriyle heyhat ki kaderine terk edildi.

Plevne önlerinde Osmanlı kuvvetleri Rus ordularına karşı duruyor! Gazi Osman Paşa'nın direnişi ile çaresiz bir harbin bir başka adıdır 93 Harbi...
93 Harbi ve Sultan Abdülaziz
Tarih içinde elbette ki
“Şöyle olsa idi, böyle olurdu.” gibi laflar sarf etmek, tarihçiliğin şanına
yakışmayan, abes ve hatta lakırdı cihetinden sözlerdir. Amma velakin gönlün ve
zihnin buluştuğu bir fikir vardır ki -ve hatta bu fikir ispat köşesinden tam
not almış, esaslı bir tespittir- bu fikir, Sultan Azîz’in tahttan
indirilmesinden sonra vaki olan olaylar silsilesinin son halkası ile alakalıdır.
Kastettiğimiz, tarihimizin belki de en ağır faciasıdır: 93 Harbi, nam-ı diğer
son büyük Osmanlı-Rus çarpışması. Karadeniz’i ihata eden donanma-i hümayun 93
Harbi’nde ne acı ki bir girişimde bulunamamış, yüz milyonlarca altına tekabül
eden maddi sarfiyat, nice emek ve gayret donanma cihetinde akamete uğramıştır.
Osmanlı, 93 Harbi’nde elindeki ordu ve donanma kudretinin mühim bir kısmını
Abdülazîz darbesi & katliamı sonrasında oluşan kişisel hırs ve husumetler
neticesinde kullanamamıştır. Bu felaketin müsebbibi olanlar, özgürlük
sevdasıyla yanıp tutuşanlar, esasında vatanı ateşin ortasına atanlardı.
Olsundu! Gafil fikirleri muvaffak olsun da varsın vatan, ateşler içerisinde
kalsındı…
Akamete Uğrayan Bir Proje
Boğaziçi, Sultan Azîz’in
hayallerinde ihya edilmiş bir cihan başşehrinin incileriyle donatılmış bir rüya
idi. Bu rüyanın tasavvur edilen incilerinden biri de temelleri atılmış fakat
Sultan Abdülazîz’in şehadetinin ardından kaderine terk edilmiş Osmanlı’nın son
büyük selâtin camisi idi. Banisine nispetle Azîziye Camii-i Şerifi ismiyle
zikredilecek, son dinin mensupları huşu içinde, Rablerine huzurla bu camide
ibadet edecekti. Lakin olmadı. Olmasına müsaade edilmedi. Azîziye Camii, sadece
bir camii projesi değildi. Sultan Azîz’in düşüncelerinde Boğaziçi, bugünkü
güzelliğinden bambaşka bir surette, daha nazik, daha estetik görülecek,
Boğaziçi mavisini yeşil bahçelerden temaşa edenler, belki bin kat daha hayran
olacaktı. İlerleyen yıllarda temeli için getirilen büyük taş blokların orada
unutulup kalmasıyla, camii arazisine “Taşlık” denmiş, camii projesi de unutulup
gitmiştir. Lakin bu satırlar, bu satırları okuyanlar bu Azîz Hatırayı
unutmayacak, kalpte kalan demler ve bu demlerin hayalleri, Rahman’ın nusretiyle
istikbalde yeniden vücut bulacaktır. Vesselam…






Hiç yorum yok:
Yorum Gönder