14 Mayıs 2026 Perşembe

 Bir Şehit Sultan: Abdülazîz Han

Sultan Abdülazîz’in Şehadeti: 4 Haziran 1876

Şehit Sultan, Abdülazîz Han

4 Haziran… Hesabı verilmemiş hatta iftira ile azabı katmerlenmiş, mesuliyeti milletin sırtında acı bir tarih… Ey Genç Arkadaş! Bu yazıda, bu acı tarihte katledilen bir şehit sultanın hikayesini bulacaksınız. Belki de araladığınız bu kapının ardından sırtınızdaki bu yükün zerresinden kurtulacaksınız! Duamız olsun: Akıbet hayır, gözlerde hakikat daim olsun!

“Azîz” ne demektir? Kamusun sayfalarını çevirip ع harfiyle raks eden ز ile birlikte Şemseddin Efendi’nin satırlarına göz gezdirdiğinizde “o” kelime dikkatinizi çeker. “Kıymettâr” tüm pırıltısıyla size bakmaktadır. Pekâlâ, kıymettâr ne demektir? Kıymete sahip olan, kıymetli manalarıyla izah ederiz bu kelimeyi, belki de zihnimizdeki en kıymetliyle tasavvur ederiz. Bir insan hüviyetine bürünse bu kelime; hakikat şu ki ismiyle müsemma, icraatlarıyla mazimize kıymetinden kıymet katan bir aslan edalı, pehlivan bir sultanın sayesiyle zihnimize yansıyacaktır. Ne var ki ona reva görülenler, onu katledenler, onun azîz hatırasına taarruz edenler, hakikatin karşısında eriyip gidecekler, güneşi ceketlerinin astarında kaybedenler, gün geldiğinde, “o” günde bu gafletlerinin hesabını veremeyeceklerdir. Bizim imanımız tam olarak budur.  



Sözlükteki manasından da öte, kıymet sözcüğüne kıymet katan Sultan Abdülazîz Han Hazretleri, o meşum günde katledilmiş, 4 Haziran Türk & İslam tarihine karanlık bir gün olarak yazılmış, zalimlerin iftiralarıyla Müslümanların halifesinin “intihar” ettiği yalanı türlü türlü sayfalara sızmış, nihayetinde milletin sırtında bu kanlı vaka geçmişten bîhaber nice insanla bu günlere dek gelebilmiştir. Bu yalanı hâlâ ağzına alan utanmazlar vardır! Biz, intihar kelimesi ile Sultan Azîz’in ismini aynı cümlede dahi zikretmekten imtina ederiz. Bizim hassasiyetimiz budur ve evet, hakikati zikreden tarihi kayıtlar da bunu ispat etmekte, görmeyen göze, duymayan kulağa gerçekleri haykırmaktadır. Rabbimiz, bizi doğru yoldan ayırmasın ve zihnimize şu ayet-i kerimenin manası rehberlik etsin, şuurumuz bu hakikati ebediyen unutmasın: “And olsun biz, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık. Bunların kalpleri vardır ama onlarla kavrayamazlar, gözleri vardır ama onlarla göremezler, kulakları vardır ama onlarla işitemezler. Onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da şaşkındırlar. İşte, asıl gafiller onlardır.” A’râf Suresi’nde Cenâb-ı Hakk’ın buyurduğu bu ayet-i kerimeden sonra Sultan Abdülazîz hakkında söylenen bu “intihar” yalanı göğsümüzdeki yarayı bin kat daha deşiyor. Hakikatin gün yüzüne çıktığı, bilmem kaç sene sonra dahi güneşin engellenemez surette peyda olduğu şu günlerde bu yalanı ağzına alan utanmazlara, gafillere değil sözümüz. Bizim sözümüz, onun azîz hatırası ile gözleri ve kalpleri titreyen genç Müslüman kardeşlerimizedir. Onlar ki bu hakikatleri katiyen muhafaza edecek, kendilerinden sonra gelen kardeşlerine öğretecek, geriye hak ile batılın mücadelesinde hakkın yanında saf tutmuş hayırlı bir ömür bırakacaklardır. Bu satırları yazan acizin istikbaldeki niyeti de bundan başka bir şey değildir!

Kimdir Sultan Abdülazîz Han?

Sultan Abdülazîz, 32. Osmanlı padişahı ve 96. İslam halifesidir. Mahdumu olduğu babası Sultan İkinci Mahmûd’un hanımı Pertevniyal Valide Sultan, Azîz’i 7 Şubat 1830’da Eyüp’te Mahmudiye Sarayı’nda doğurmuştur. Onun doğumuyla Osmanlı donanması top atışları gerçekleştirmiş, İstanbul halkı bu mutlu haberi donanmanın top atışları eşliğinde öğrenmiştir. Küçük yaşlarından itibaren dinî ilimlerde ilerleyen Azîz, fen bilimleriyle de yetiştirilmiş, müstesna bir saray mensubu şehzade olarak tahta namzet, Yavuz’un adımlarını takip edecek bir aslan mesabesindeydi. Tanzimat denilen, içtimaı hayatı felce uğratan, ahlaksızlığı yayan nice kanun ve düzenlemenin açtığı yarayı tamir edecek olan Şehzade Azîz’den beklenenler elbette yüce bir görüntü arz ediyordu. Lakin o, bu ağır yükü çekmeye, milletine hizmet etmeye hazırdı. Ağabeyi Sultan Abdülmecîd, 25 Haziran 1861’de vefat ettiğinde tahta çıktı. Artık fidanın başında, hükmün otağında Sultan Abdülazîz Han Hazretleri vardı.



Karakteri, Hizmetleri ve Tereddütleri

Abdülmecîd Han, vefat etmeden hemen önce, kardeşi Abdülazîz’in kulağına son bir gayretle ikaz manasındaki şu sözleri söylemişti: “Vükelâ (devlet adamlarını kastediyor), bana ihanet ettiler!” Ey Azîz, şimdi şanın pektir. Tahtın kudreti sendedir. Lakin tedbiri sakın ha, elden bırakma! Zira etrafın aç kurtlarla çevrilidir. Peki, bu aç kurtlar kimlerdir? Bunların kimler olduğu bahsine geçmeden evvel Sultan Abdülazîz’in hizmetlerinden bahsetmek isabetli olacaktır. Çünkü milletin yararına, devletin istifadesine sunulan her bir hizmet bir başka yerde ihanetin filizini de yetiştirir. Bu ihanet filizi ne elîm ki tarihimize keskin bir terkiple derin yaralar açan şu sözün kendisinden kuvvet bulmuştur: Kaht-ı rical! İnsan yoksunluğu manasına gelen bu terkipten de anlaşılacağı üzere, Osmanlı’nın son devrinde devletin sıkıntılarına çare bulacak, devleti ayağa kaldıracak şuurlu devlet adamları ne yazık ki yoktur. Padişahlar tektir! Ve etrafları sadakati azalmış, kendi menfaat ve rahatı için devletin kapısına dayanmış kimselerle çevrilmiştir. Bu dairenin ortasında devletin ve milletin istikbali ve istiklalini muhafaza edecek bir tek kişi, o da şimdi iş başındadır.



Dindar bir kimse olan Abdülazîz Han, takva sahibi bir Müslümandı. Namazını dikkatle kılmaya ehemmiyet gösterir, çokça Kurân-ı Kerîm okumaya vakit ayırırdı. Öyle ki fedâ-i can eylediğinde de Yusuf Suresi’ni okuduğu kayıtlarda geçmektedir.

Tahta çıktıktan sonra memleketin dertlerine çare bulmak üzere evvela İstanbul dışına çıkmış, 1863’te Mısır’ı ziyaret etmiş, 4 sene sonra da askeri bir harekât dışında Avrupa’yı ziyaret eden ilk Osmanlı padişahı olmuştur. Dertlerin çaresini, tekniğin bilgisini öğrenme ve bu itibarla hareket etme maksadını taşıyan Abdülazîz Han, memleketin faydasına olacak birçok işin fikir temelini bu seyahatlerde atmıştır.

Mekteb-i Harbiyeyi açan, bugün hâlâ dimdik ayakta olan İstanbul Üniversitesinin ana binası Harbiye Nezaretini inşa ettiren Sultan Abdülazîz’dir.  Osmanlı donanmasını tahta çıktıktan kısa bir vakit sonra modernize etmeye gayret eden Sultan Abdülazîz, kurduğu tersanelerde zırhlılar imal ettirmiştir.



Askerî ve sivil birçok eğitim müessesesini hizmete açan Sultan Azîz’in siyasî, askerî ve iktisadî sahalarda aldığı ve alacağı tedbirler düşman devletlerin dikkatine duçar olmuştur. Velhasılı kelam bu düşman devletler, “kilit içeriden tutmaz” planıyla hareket ederek emellerinin peşinde vazgeçmeden koşturup durmuşlardır. Ve nihayetinde Erkan-ı Erbaa diye adlandırılan çakal sürüsünden hallice bir ayaktakımı Sultan Abdülazîz’in etrafına saçılmıştır. Esasında Sultan Abdülazîz; bu ayaktakımı, işe yaramaz, gafil ve hatta ahlaki karakter cihetinden zayıf kimseleri yanında tutarak millete olan fenalıklarını azaltmaya gayret edecektir. Sultan Abdülazîz’in idaredeki tereddütleri de işte bu kimselerdir.

Akıbeti: Hüsnü Şehadeti

Lakin, gayret ne yazık ki fayda vermeyecek ve ihtiras sahibi bu devlet adamları Sultan Abdülazîz’in akıbetini kana bulayacaktır. İsimlerini zikretmeye dahi gerek görmediğimiz bu gafil kimselerin fenalıklarını sadece bir sultanın katledilmesi hadisesi olarak görmemek gerekir. Onların bu karanlık fiili belki de nice insanın harplerde ölmesine, bilmem kaç senelik ata yadigarı memleketlerin elden çıkmasına zemin hazırlamıştır.

Tarih ilmi bize göstermiştir ki; Sultan Abdülazîz’i şehadete sürükleyenlerin o meşum cüreti, sadece bir tahtı devirmekle kalmamış, aynı zamanda kendinden yıllar sonra gelecek olan tüm darbecilere, milleti ve iradesini hiçe sayabilecekleri o karanlık kapıyı sonuna kadar aralamıştır.

Şahsî Menfaatiniz İçin…

Sultan Abdülazîz’in tahttan indirilmesini takip eden günlerde cuntaya karşı derin öfkesini dile getirenlerden biri de Yusuf Kâmil Paşa’dır. Yusuf Kâmil Paşa darbecilere en üst perdeden tepki göstererek “Şahsi menfaatleriniz için devletin ve milletin menfaatlerini pâyimâl ettiniz!” diyecek, bu fenalığın memleket sathında nice felakete sebep olacağını söylemiştir. Evet, Yusuf Kâmil Paşa sanki istikbale açılmış bir pencereyi görmüş olacak ki  “…Artık uyanmaz kabul edilen en meşum fitneyi uyandırdınız. Göreceksiniz, bundan sonra neler olacak! Devletin tarihinde hiçbir hal’ (tahttan indirme) işi yoktur ki, çok büyük belalara sebep olmamış olsun...” demiştir. 

30 Mayıs’tan 4 Haziran’a

30 Mayıs 1876 gününün ilk saatlerinde harekete geçerek padişahın sarayını kuşatan cuntacılar, şahsi garazları doğrultusunda İslam askerinin namlusunu da kendi iğrenç emelleri doğrultusunda kullandılar. Asker, bunun bir tedbir olduğunu düşünmüştü. Kısacası at izi ile it izi birbirine karışmış, bu karışıklıktan istifade eden bulanık zihinler idareyi ele geçirmeye muvaffak olmuşlardı. Padişah ve ailesi, hal’ hadisesinden sonra aşağılık bir muameleye maruz bırakılmış, saraydan çıkarılıp Topkapı’ya nakledilen aile üyelerinin yanlarına herhangi bir eşya almalarına müsaade edilmemişti. Aile üyeleri arasında Sultan Abdülazîz’in Hanımı, Çerkes kökenli Neşerek Kadın Efendi de vardı. Kendisi darbecilerin sarayı bastığı vakitlerde hasta yatağından cebren kaldırılmış, bir hanımefendiye reva görülmeyecek muamele ile kayıklara yağmur altında bindirilmiş, üzerine bir ferace almasına bile izin verilmemiştir. Darbecilerin, Sultan Abdülazîz ve ailesine karşı sergiledikleri bu şahsi kin ne devlet adamlığına ne de insanlık vakarına sığacak cinstendir. Nihayetinde kadın efendi, maruz kaldığı bu fiziki zulme ve ruhundaki o derin kâbusa daha fazla dayanamayarak, eşinin şehadetinden kısa bir süre sonra kahrından vefat etmiştir. Kaderin cilvesidir ki; ismeti pâyimâl edilen bu hanımefendi, bir devrin vebalini namlusunun ucunda taşıyan Kolağası Çerkes Hasan Bey’in öz ablasıdır.

Cuntacılar Feriye Sarayı’nda

Sultanı evvela Topkapı’ya oradan da Feriye Sarayı’na getiren darbeciler sarayın yanındaki bir karakola üç uşak tayin ettiler. O günlerde bir korgeneralin aldığı maaşın 35 altın olduğunu düşündüğünüzde uşakların maaşının 135 altın olması kanlı ihanetin bir başka ispatıdır. Katilleri; para, mal, mülk ve makam ile ikna eden cüretkâr cuntacılar 4 Haziran’da Sultan Abdülazîz’i Kurân-ı Kerîm okurken katlettiler. İntihar yaygarası da işte o günlerden kalan, iptidai bir yalandan ibarettir. Bu kanlı hadise sadece bir padişahın hayatına son vermekle kalmamış; devletin namusunu, ordunun sadakatini ve adaletin terazisini de aynı hançer darbeleriyle yaralamıştır. Kurân-ı Kerîm’in nuru altında şehadete yürüyen Sultan’ın ardından uydurulan “intihar” hezeyanı hakikat ki milletin sırtına yüklenmiş, hesabı verilmemiş bir yalandır. Ne var ki Feriye’nin soğuk mermerlerine dökülen Sultan’ın kanının hesabını sormak üzere çok geçmeden faili meşhur bir kimse, adaletin kapısını çalacaktır.

Sultan Abdülazîz'in Kayınbiraderi Kolağası Çerkes Hasan Bey


Çerkes’in İntikamı

Padişahın kayınbiraderi olması, darbe gecesinin sabahına ablası ve ablasının evlatlarının uğradığı kabul edilemez hakareti gören, duyan Çerkes Hasan artık son raddededir. Cunta, Çerkes Hasan’ı Bağdat’a tayin etmiştir. Kolağası (Kıdemli Yüzbaşı) Çerkes Hasan, darbenin akabinde alınan bu kararın niyetini de pekâlâ sezmekte, öteden beri darbecilerin kendisinden çekindiğini bilmektedir. Yaşanan bu zulüm karşısında bütün İstanbul, Memalik-i Osmaniye, hatta tüm cihan sessiz kalsa, yaratılmış nefislerin hepsi sus pus da olsa Çerkes Hasan ne pahasına olursa olsun bu zulmün hesabını soracaktır. Bağdat’a gitmeyi kabul etmiştir. Âmirlerine tayin kararına hürmet ettiğini ve en kısa zamanda yola çıkacağını iletmiştir. Fakat bu hayırlı (!) kararın ardından vükelayı (darbeciler, Erkan-ı Erbaa) ziyaret edip, kapılarına yüz sürdükten sonra yola çıkmanın daha isabetli olacağına inanmaktadır. Maksadını ilgili kimselere açıp fikirlerini aldıktan sonra Paşalimanı’ndaki Serasker’in yalısına acele şekilde intikal edecektir. Uzun, siyah paltosunun altında ceketinin cebinde altı patlar revolver ve bir adet Çerkes kaması olduğu halde şimdi yoldadır. İstanbul semalarını karanlığa gömen kara bulutlardan çıkan gök gürlemeleri Hasan Bey’in yolunu aydınlatmaktadır. Ve Hasan Bey, Serasker yalısına varmak üzeredir.

Serasker Yalısından Mithat Paşa’nın Konağına

Serasker’in ikametinde olmadığını, vardıktan hemen sonra öğrenen Çerkes Hasan, darbecilerin diğer devlet görevlileri ile Beyazıt’ta Mithat Paşa’nın konağında bir toplantıda olduğunu öğrenmiştir. Geldiği yolu alelacele geri dönen Hasan Bey, şimşek gibi Sirkeci’den kıyıya çıkıp kiraladığı bir beygirle Soğanağa Mahallesi’ne varmıştır. Evet, vükela toplantıdadır!

Konağa varan Çerkes Hasan Bey üzerindeki askeri kıyafetin verdiği güvenle ve kendisini tanıyanların rehavette olmalarını fırsat bilerek toplantı yapılan geniş salonun kapısına dek çıktı. Aldığı derin bir nefesle çektiği besmele-i şerifin ardından kapıya yöneldi. Bir elinde revolver bir elinde de kama olduğu halde salonun kapısına dayandı. Mahmuzlarının çıkardığı ses ve kapıya şiddetle inen tekme, salondaki vükelanın heyecana boğulmasına yetti. Kapıyı kırıp içeriye dalan Çerkes Hasan, darbeci grubun gözlerine ateşten mamul, kesif bir zehir misalinde şedit bir bakışla haykırdı!

Davranmayın! Davranma Serasker!   

Çerkes Hasan’ı gören vükela dehşete kapılmıştır. Elinde silahları ile kapıyı kırıp içeriye giren bu namlı yiğit, kayınbiraderinin akıbetinin hesabını işte şimdi, en âdil şekilde sormaktadır! Çil yavrusu gibi kaçışmaya, masa altlarına ve perde arkalarına sığınmaya teşebbüs eden darbeciler hesabın tam ortasındadır. Heybetiyle salonu titreten Hasan Bey, “velinimetinin” intikamını alırken, aslında o odada sadece birkaç şahsı değil; koca bir devletin haysiyetini ayaklar altına alan o kirli zihniyeti de hedef almaktadır. Darbe masasında alınan şarap kokulu kararlar, barut kokusuyla dağılmış; “azîz” bir sultanın kanı üzerine bina edilen o sahte iktidar, bir yiğidin namlusundan çıkan mermilerle yerle bir olmuştur. Nihayetinde o gece konakta yankılanan her el ateş, mazlumun ahının yerde kalmayacağının ihtarından başka bir şey değildir.

4 Haziran’dan 15 Haziran’a

Yazımızın mukaddimesinde de zikrettiğimiz gibi kanlı bir tarihtir 4 Haziran… Bu kanlı tarihin hesabı 15 Haziran’da Çerkes Hasan Bey tarafından cüretkâr şekilde görülmüş, darbe grubundan bir kısım, hak ettiği akıbete uğratılmıştır. Onun hikayesini bilenlere, onun cüretini takdir edenlere, her daim hakkın yanında saf tutanlara selam olsun. Ve evet, Genç Arkadaş! Eşref Paşa’nın Abdülazîz Mersiyesi’nden bir beyitle Çerkes Hasan Bey’i yâd edelim:

Rabb-i izzet cennet itsün kabrini Çerkes Hasan

Kâmet-i Avni’ye ol esnada biçmişti kefen

Hasan Bey, sadece darbecilere bir kefen biçmekle kalmamış; bir devrin karanlık perdesini de o gece o konakta yırtıp atmıştır. Şehit Sultan Abdülazîz ve onun davasına inanıp, uğradığı haksızlığın hesabını soran Çerkes Hasan Bey’in ruhu içün, Ey Genç Arkadaş! Cüretkâr şu yazımızın nihayetinde, edelim dua ecdada, bir Fatiha ile üç İhlas-ı şerif, onların pak-i ruhlarına… 

Çerkes Hasan’ın Soğanağa’daki o meşum konakta aldığı intikam, şahsi bir öfkeden ziyade, aslında devleti bekleyen karanlık uçurumun önündeki son çırpınıştı. Zira o gece biçilen kefen sadece darbecilere değil, Sultan’ın yıllarca emek vererek inşa ettiği o devasa vizyonun da üzerine örtülmüştü. Darbecilerin Sultan’ı devirip katletmelerine mâni olunabilse idi eğer, Türk tarihinin en ağır mağlubiyetlerinden biri olan 93 Harbi belki de hiç yaşanmayacaktı. Ve yine ne acı ki Maçka’da temelleri atılan ancak akamete uğrayan Aziziye Camii de darbe hançeriyle heyhat ki kaderine terk edildi. 

Plevne önlerinde Osmanlı kuvvetleri Rus ordularına karşı duruyor! Gazi Osman Paşa'nın direnişi ile çaresiz bir harbin bir başka adıdır 93 Harbi...

93 Harbi ve Sultan Abdülaziz

Tarih içinde elbette ki “Şöyle olsa idi, böyle olurdu.” gibi laflar sarf etmek, tarihçiliğin şanına yakışmayan, abes ve hatta lakırdı cihetinden sözlerdir. Amma velakin gönlün ve zihnin buluştuğu bir fikir vardır ki -ve hatta bu fikir ispat köşesinden tam not almış, esaslı bir tespittir- bu fikir, Sultan Azîz’in tahttan indirilmesinden sonra vaki olan olaylar silsilesinin son halkası ile alakalıdır. Kastettiğimiz, tarihimizin belki de en ağır faciasıdır: 93 Harbi, nam-ı diğer son büyük Osmanlı-Rus çarpışması. Karadeniz’i ihata eden donanma-i hümayun 93 Harbi’nde ne acı ki bir girişimde bulunamamış, yüz milyonlarca altına tekabül eden maddi sarfiyat, nice emek ve gayret donanma cihetinde akamete uğramıştır. Osmanlı, 93 Harbi’nde elindeki ordu ve donanma kudretinin mühim bir kısmını Abdülazîz darbesi & katliamı sonrasında oluşan kişisel hırs ve husumetler neticesinde kullanamamıştır. Bu felaketin müsebbibi olanlar, özgürlük sevdasıyla yanıp tutuşanlar, esasında vatanı ateşin ortasına atanlardı. Olsundu! Gafil fikirleri muvaffak olsun da varsın vatan, ateşler içerisinde kalsındı…

Taşlık... Bu isimle zikredilen İstanbul'un mahzun bir tepesi... Eğer Sultan Azîz tahttan indirilmeseydi Boğaziçi'nin incisi olacak bir ihya projesiydi, Azîziye Camii... Yağlı boya tablo üzerinde betimlenen bu manzarada Azîziye Camii'nden geri kalan temel taşları görülüyor.

Akamete Uğrayan Bir Proje

Boğaziçi, Sultan Azîz’in hayallerinde ihya edilmiş bir cihan başşehrinin incileriyle donatılmış bir rüya idi. Bu rüyanın tasavvur edilen incilerinden biri de temelleri atılmış fakat Sultan Abdülazîz’in şehadetinin ardından kaderine terk edilmiş Osmanlı’nın son büyük selâtin camisi idi. Banisine nispetle Azîziye Camii-i Şerifi ismiyle zikredilecek, son dinin mensupları huşu içinde, Rablerine huzurla bu camide ibadet edecekti. Lakin olmadı. Olmasına müsaade edilmedi. Azîziye Camii, sadece bir camii projesi değildi. Sultan Azîz’in düşüncelerinde Boğaziçi, bugünkü güzelliğinden bambaşka bir surette, daha nazik, daha estetik görülecek, Boğaziçi mavisini yeşil bahçelerden temaşa edenler, belki bin kat daha hayran olacaktı. İlerleyen yıllarda temeli için getirilen büyük taş blokların orada unutulup kalmasıyla, camii arazisine “Taşlık” denmiş, camii projesi de unutulup gitmiştir. Lakin bu satırlar, bu satırları okuyanlar bu Azîz Hatırayı unutmayacak, kalpte kalan demler ve bu demlerin hayalleri, Rahman’ın nusretiyle istikbalde yeniden vücut bulacaktır. Vesselam…


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

  Bir Şehit Sultan: Abdülazîz Han Sultan Abdülazîz’in Şehadeti: 4 Haziran 1876 Şehit Sultan, Abdülazîz Han 4 Haziran… Hesabı verilmemiş ...